Şimdi Ara

Dokuz Eylül-Akdeniz-Gazi Tıp Anketi (250 OY KULLANILDI) (4. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
113
Cevap
1
Favori
3.215
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
0 oy
Öne Çıkar
Sayfa: önceki 23456
Sayfaya Git
Git
sonraki

Dokuz Eylül-Akdeniz-Gazi Tıp Anketi (250 OY KULLANILDI)


(En Son Oy Tarihi: 8.3.2022)
Giriş
Mesaj
  • Sormaya çalışırım ama zaten harran a geçmek o kadar zor değildir diye düşünüyorum

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: falxcerebri

    Dokuz eylül saf pdö falan değil kim söyledi bunu. Amfi dersleri de oluyor. Hocalar ders anlatmıyor her şeyi öğrenciler hallediyor diye bir şey yok sadece pdölere çok ağırlık veriliyor sistem bunun üzerine kurulu pdönün etkisi yüksek. Dersler sınavlar bildiğiniz diğer tıp fakültelerindeki gibi.

    E hocam nedir isin asli o zaman anlatsaniz azcik senede kac pdo calismasi yapiyorsunuz bunlar hangi donemlerde oluyor yani o kurul mu deniyor su bir seneyi birkac parcaya ayiriyorlar ya lisedeki yariyillar gibi onlarin icinde kac pdo yapiyorsunuz? Entegre sistemden farki ne aktif egitimin biraz aydinlatabilir misin?

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Up

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • bongo47 B kullanıcısına yanıt
    Hocam bursada okuyan bi arkadasimla konustum cok memnummus halinden. Bi dersten kalsan bile alttan ders alabiliyomussun o entegre olmamis dedigin sistem daha rahatmis.

    Akdenizin Turkiyenin en zor tiplarindan biri olduguda kesin. Turkiye dereceli bi arkadasim oraya gitti 2 yil once sinifta kalmis.

    Ceza puani sistemi var ayrica cok kotu bir sistem bilmiyosan arastir harbiden adami sinifta birakmak icin olusturulmus resmen..

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Entegre sistemde 1 sınavla 1 komite bitebilirken klasik yani uludağ in sisteminde her dersten ayrı bir sınava giriyorsun. Yani bir suru sınav stresi ve daha fazla çalışma.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Ret Kid

    Hocam bursada okuyan bi arkadasimla konustum cok memnummus halinden. Bi dersten kalsan bile alttan ders alabiliyomussun o entegre olmamis dedigin sistem daha rahatmis.

    Akdenizin Turkiyenin en zor tiplarindan biri olduguda kesin. Turkiye dereceli bi arkadasim oraya gitti 2 yil once sinifta kalmis.

    Ceza puani sistemi var ayrica cok kotu bir sistem bilmiyosan arastir harbiden adami sinifta birakmak icin olusturulmus resmen..

    Bak ustteki arkadas cok dogru soyluyor bircok sinav demek final ve vizeler. Her dersten ayri ayri sinava calisacaksin diger turlu biraz daha rahat kolay dersler zorlari da telafi ediyor birnevi. Evet akdenize zor diyorlar fakat insan cani sana emanet olacak yahu yarim yamalak bilip diploma alarak yapilacak is degil doktorluk

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • bongo47 B kullanıcısına yanıt
    Haklisin kardesimde biz ygs lys stresinden cikmis insanlariz universitemizde rahat rahat okumak varken neden cok zorlanalim zaten yeterince cile cektik.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: Ret Kid

    Haklisin kardesimde biz ygs lys stresinden cikmis insanlariz universitemizde rahat rahat okumak varken neden cok zorlanalim zaten yeterince cile cektik.

    Oyle diyorsun kardesim fakar doktorluk demek olene kadar oku demek bu maraton universite ile bitmiyor ki bunun tusu var doc. Prof. Sinavlari var tabii ki istersen bunlar zorunlu degil sonucta ben gelebildigim en ust yere kadar gelmeyi isterim sahsen bunun icin de iyi bir egitimin ardindan tusu kazanmam lazim(en erken 29yasinda uzman olacagim ) sonrasi biraz da beceri ve yetenege bakiyor acikcasi yetenegin varsa mesleginde ilerler belki prof da olursun fakat baktigimiz zaman herkes de prof olamiyor malesef

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • Upppp

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • İzmir farkiyla 9 eylul. Gelme ankara'ya izmir'e gitme sansin varsa.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Uppppp

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Beyler anketi Gazililer basti neden Gazi hakkinda bilgi verir misin Allah'inizi seviyosaniz yaaa :(((

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • Son günlerdeki araştırmalarıma göre, Vakıf Üniversiteleri yahut çok iyi TIPlar dışında İngilizce Tıp okunmaz denildiğini gördüm.

    Özellikle konuştum Gazi'liler, İngilizce Bölümündeki hocalarını yerden yere vurdular. Türkçesine lafım yok; Dokuz Eylül'ü de, Akdeniz'i de geçeceğini düşünüyorum.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi tomthejeer -- 2 Temmuz 2015; 19:45:01 >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: tomthejeer

    Son günlerdeki araştırmalarıma göre, Vakıf Üniversiteleri yahut çok iyi TIPlar dışında İngilizce Tıp okunmaz denildiğini gördüm.

    Özellikle konuştum Gazi'liler, İngilizce Bölümündeki hocalarını yerden yere vurdular. Türkçesine lafım yok; Dokuz Eylül'ü de, Akdeniz'i de geçeceğini düşünüyorum.

    Hocam vallahi varsa gazi hakkinda detayli bilginiz aliriz bi dal

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: letal100

    kardeş araştırmışsın öğrendiklerini fakültenin iyi kötü yanlarını bi yazsan bizde öğrensek olurmu (akdeniz tıp için)

    Öncelikle eğri oturup doğru konuşursak, Akdeniz Üniversitesi kötü ancak köklü bir üniversite.. Hatta üniversitenin elle tutulur 2-3 bölümü var. Tıp' da bunlardan biri.

    Akdeniz Üni. en büyük avantajı hastahane ve üniversitenin genel olarak TIP fakültesine çalışması. Rektörlük Tıp Fakültesinin hemen yanında zaten.. Koca bir üniversitenin en gözde bölümü TIP ki, Akdeniz TIP en eski Tıp Fakültelerinden biri..

    Eğer Hacettepe-İstanbul-Koç vs. vs. Üniversiteler gelmiyorsa; kalan üniversiteler arasında eğitim olarak pek bir fark olmadığını söylediler ki; yukarıdaki üniversitelerde öyle çok büyük bir fark yaratmıyor. (TUS ve İyi bir Uzman Doktor olmak bazında) Bu önergelerin daha çok öğrencide bittiğini söylüyor konuştuklarım.

    En iyisi hangisi bilmem ama Akdeniz TIP'ın yabana atılmayacak olduğu kesin. Ben Antalyalı olduğumdan yüksek ihtimalle buraya yerleşeceğim ve şimdiden bölüm hakkında olumlu düşünüyorum..


    Dipnot: Kampüs muhabbeti geçmiş yukarıda; kusura bakmayın ama bu konuda yarış yok. Akdeniz TIP, Akdeniz Üniversitesinin büyük yerleşkesi üzerine kurulu. Kampüs olarak ne tek bir binadan oluşan Gazi Tıp, ne de Doku Eylül yerleşkesinde bulunmayan DEU TIP rakip olabilir Akdeniz'e..
    Kaldı ki her sene 11 yabancı milyon turistin görmeye geldiği Konyaaltı Plajına 15 dk. mesafede Akdeniz'in kampüsü.. Yazmadan önce gelin gezin derim. :)

    Kampüs olayı benim için pek mühim değil tabii. Tıpçılar içinde pek mühim olmuyormuş zaten ileride. :)




  • quote:

    Orijinalden alıntı: bongo47


    quote:

    Orijinalden alıntı: tomthejeer

    Son günlerdeki araştırmalarıma göre, Vakıf Üniversiteleri yahut çok iyi TIPlar dışında İngilizce Tıp okunmaz denildiğini gördüm.

    Özellikle konuştum Gazi'liler, İngilizce Bölümündeki hocalarını yerden yere vurdular. Türkçesine lafım yok; Dokuz Eylül'ü de, Akdeniz'i de geçeceğini düşünüyorum.

    Hocam vallahi varsa gazi hakkinda detayli bilginiz aliriz bi dal

    EKŞİ SÖZLÜKTEN:

    tanım: orta çağ tıbbının 21. yüzyıldaki temsilciliğini yapan yüksek sağlık lisesi.

    bu yazıyı tıp eğitim sistemindeki kötü giden şeyleri değiştirebileceğimi düşündüğüm için yazmıyorum, bunca yıldır içimde biriken nefreti kusmak, rahatlamak istediğim için yazıyorum sadece. çünkü en düşük bir rütbeye gelen mantıklı insan bile adeta miller deneyindeki gibi superiorunun sesine vicdanından daha fazla kulak veriyor, kul köle oluyor. egosunu doyurmak uğruna haksızlık karşısında daima susan dilsiz şeytanlık yapıyor.

    ilk yıllardan itibaren insanların hayır dememeye alıştırıldığı, düşünen insanın sürekli kafasına vurulduğu, "hadi canım, yapamazsın ki öyle şeyler, biz de gençliğimizde böyle düşünürdük sonra insan olgunlaşınca vazgeçiyor" dendiği, statükoya olan bağlılığın insanın hayata bağlılığından daha fazla değer bulduğu, en ufak bir değişimden bile vebadan korkar gibi korkulduğu, aman bizim rahatımız bozulmasın tadımız kaçmasın dendiği, yeniliğe amishler kadar kapalı olunduğu, okumanın teşvik edilmediği, kıdemlinden farklı düşünmenin en büyük hata olduğu, göz göre göre uzun zamandır yapılan yanlışların "aman hocaya bunun yanlış olduğunu nasıl söyleriz" diyerek bilerek atlandığı, eğitim hayatının uzun süre boyunca bir çift dudaktan çıkacak sözlere bağlı kaldığı, bir şeyler üretebilecek genç dimağların eski yöntemlere alışsınlar diye kütük yontar gibi vahşice yontulduğu bir sistemde zaten insan bir süre sonra gelişim falan beklemiyor. yıllar geçtikçe insan daha iyi farkediyor, burada neredeyse her şey sırf sözde yapmış olmak için bunu yaptık demek için yapılıyor. gerçekten bir bilim amacı gütmüyor.

    fakültenin ilk yılından bahsetmek istiyorum. bir anadolu şehrinden çıkıp ankaraya geldim. çok istekli geldim buraya. her şekilde çalışabilecek kadar enerjik hissediyordum kendimi. usanmadan yılmadan çalışabilecek durumdaydım. bilim hakkında eski olduğum şehirdekinden çok daha rahat bir şekilde konuşabilecektim artık. oysa buradaki insanların çoğunun bilimsellikle uzaktan yakından alakası yoktu. düşünmek insanlara zor geliyordu. çünkü hayatları boyunca düşünmeleri genel olarak bir işlerine yaramamış ve bu organları adeta körelmişti. bizimki gibi gelişmiş ülkeleri 50 yıl geriden kötü, kalitesiz bir imitasyon olarak takip etmeyi kendine şiar edinmiş ülkelerde ezberlemeyi en iyi şekilde öğrenenler üniversitelere giriş sınavlarında tabi ki ilk sıralara geliyorlardı.

    değerli arkadaşlarım, fakültede ilk öğretilen şey siz doktor olacaksınız, doktor gibi davranmak şunları gerektirir vb. şeylerdi. bazı hocalar özellikle halka yukardan bakmamızı alenen istiyorlar bunu doktorluğun barındırdığı bir özellik, hekimliğin temel bir şartı olarak görüyorlardı. etik ilkeleri anlatırken bizi akademik çocukları olarak gördüğünü söyleyen öğretim üyesinin ileriki yıllarda 3-4 saat geç kaldığı(kendisinin derse geç geldiği, gören de operasyon uzadı o yüzden geç kaldı zanneder) bir ders için bize ve asistanına söylediği sözleri kendi çocuğuna söylemiş olsaydı çocuğu evi terkederdi zannediyorum. teoride herkes iyi niyetliydi fakat pratikte iyi niyetle çok az karşılaşıyorduk.

    ilk yıla dair hatırladığım bende en çok yer eden şeyler genetik dersleriydi. zannetmeyin ki genetik dersi derken çok über şeylerden bahsediliyor. ilk girdiğim derslerin birinde öğretim üyesi evrimi zaten kabul etmediğini söylemek için aynen şu cümleyi kullandı "allah'a şükür hepimizin beyni var ehe ehe" bu kulaklar bunu duydu. sonra ilerleyen zamanlarda dedi ki "yaratıcı bir enerji üretme sistemi yaratmış, sonra da onu bütün canlılara yerleştirmiş". hayır mübarek samanyolu için belgesel çekmiyorsun ki. adam adeta diyor ki "bunca yıldır ekmeğini yiyorum ama genetik falan amaaan boşver". neden korkuyorsun diyeceğim fakat dilim varmıyor; o evrim konusu konuşulurken de amfiden baya ses gelmişti "hoca olur mu evrim mevrim bırak ya" tarzında, orada bile toplum baskısı en üst düzeydeydi aslında. bir biyokimyacı vardı ki adamın sesiyle daha rahat uyuduğum için sabah okula geliyor adamın dersinde uyuyor, sonra da evime geri dönüyordum. öztürkçeci histolog gördüm lan. adam hücreye göze diyordu. hala diyordur muhtemelen. şimdi yanlış anlaşılmasın belki hoca çok bilgili falan ama her neyse gülesim geliyor. sadece hazırladığı slaytı okuyabilen hatta okuyabilmekten bile aciz öğretim üyelerinden bahsetmeyeceğim bile çünkü bu bizim eğitim sistemimiz için çok sıradan bir şey zaten. okula alışma süresi geride kaldı ve laboratuvar dersleri başladı. insan başkentte bir tıp fakültesinin laboratuvarı deyince güzel şartlar olur diye düşünüyor ama öyle olmuyor işte. bazı şeyleri hakikaten okulu açmadan önce almışlar sanırım. belki ileride buraya bir tıp fakültesi açılır içine koyarız demişler. çok nostaljik şeyler de vardı sonuçta ortaçağ tıbbının temsilcisiyiz. iyi kötü giderken ikinci dönem anatomi dersleri başladı. 350’ye yakın mevcudumuz vardı ve iki tane kadavra vardı. şimdi arkadaşlar bana ölüsevici demesinler ama söylemeden edemeyeceğim orada yatan iki kadavra insana hiçbir şey öğretemeyen öğretim üyelerinden daha fazla şey öğrettiyse eğer bana, benim için daha değerlidir yaşayanlardan. kadavra sıkıntısının temel sebebi yaşarken fakir vatandaşını korumayı bir an bile düşünmeyen devletin vatandaşını ölünce bir anda değerli görmesiydi. adeta fight club gibi yaşarken adı olmayan insanların ölünce bir anda adı oluyor ve kimsesizler mezarlığına gömülüyordu. zira bizim kültürümüzde ölülerin gömülmesi çok önemli bir şey. geçtiğimiz on yıllar boyunca ortadan kaybolan ulaşılamayan pek çok insanın vatan topraklarında yatıyor olması bunu gösteriyor. her neyse konuyu çok dağıtmayayım. kadavra sıkıntısından herkes haberdardı ama kimse bir şey yapmıyordu. 3-5 tıp öğrencisinin anatomi öğrenmesi çok da önemli değildi. laboratuvardaki asistanlardan öğretim üyelerine kadar kimse kadavraya önem falan vermiyordu. en tanıdık cümle de kadavra parçalandığı için olmayan bir yapıyı anlatmak isteyen hocanın " hayal edin şurada şöyle bir yapı var" demesiydi. kısaca hayallerle anatomi öğrenmeye kalkıyorduk ama yavaş yavaş rüyadan uyanmaya başlamıştık. ilkokullara bile akıllı tahta kurulan ülkede üniversite amfisinde tepegözle ders anlatılıyordu. tahtayı görmek falan mümkün değildi zaten onlar ne yapsın. öğretim üyelerinin tavırları da sanki "her şeyi size hayvan gibi anlattık öyle aptalsınız ki hiçbir şeyi anlamıyorsunuz" der gibiydi.

    hiç mi iyi şeyler yoktu, tabi ki vardı. prof.dr. dural kadıoğlu örneğin. bu kıymetli insanın değeri tabi ki bu kendini bilmez, hayatı test kitaplarından ibaret sanan güruh tarafından bilinemedi. o muhteşem da vinci'ye mektup eserini okurken, ben hayran hayran izlerken sınıfta o kadar gürültü olmuştu ki hoca "sizden hekim falan olmaz, sizden hiçbir bok olmaz" deyip gitmek zorunda kalmıştı. şimdi bakıyorum da haklısınız dural hocam ama bize insanlığı öğretmeye çalışan çok fazla kişiyle karşılaşmadık. ki dural hoca dediğim insana john lennon "senin de burnun bizim gibi, sen de bizden biri olabilirdin" demiştir dural hoca liverpool’da yaşarken. böyle büyük bir insandan bahsediyorum herkes ona göre okusun. o muhteşem sözü ise hayat boyunca unutmak mümkün değil "hayatta anatomiden daha önemli şeyler vardır". orhan veli'yi en az benim kadar* seven değerli hocamı saygıyla anıyorum.

    ilk yılın sonuna geldik. bizim sistemimizde dersten kalma falan gibi olaylar yok. genel komitelerin ortalaması alınıyor ve 59.5’ten düşük ise senenin tamamını tekrar ediyorsun. herhangi bir şeyden muaf olma falan yok yani. aptal gibi davranıyorlar, sana bir yıl boyunca anlattık ama sıfırdan ileri gidemedin muamelesi yapıyorlar. bir arkadaş 0.02 gibi bir puanla altında kalmıştı 59.5'in. gidip sınav başkanı öğretim üyesiyle konuştuğumuzda yapabileceği bir şey olmadığını ne gördüyse yazdığını değiştirecek bir şeyi olmadığını isterse dava açabileceğini söylemişti. öğretmene dava mı açılır diye dava açmamışlardı. o zamanlar o kadar gururlu ve iyi niyetli olan bu arkadaşta şu an bu okul eminim ki hiçbir şey bırakmamıştır. halbuki dava açsa kesin kazanır üst sınıfa geçerdi zaten. orada kendi yakını olsaydı bu öğretim üyesi ne mi yapardı? devlet büyüklerimiz ne yapıyorsa onu yapardı herhalde*.

    iyi kötü okula alıştık derken geldik ikinci yıla. dersler birinci yılın sonuyla birlikte zorlaşmaya başlamıştı zaten. biz ise öğrenci notlarından ders çalışıyorduk. bunun temel sebebi öğretim üyelerinin sınavlarda kendi saçma anlatış tarzında sorular sormalarıydı. konunun en alakasız yerini kendisi önemsiyorsa eğer en önemli yer kendince orası olduğu için gidip oradan soru soruyordu. bu yüzden de textbooklardan çalışan arkadaşlar sürekli düşük notlar alıyordu. biz de isterdik textbooklardan çalışmayı çılgınlar gibi bir elimizde montgomery diğer elimizde lehninger falan dolaşalım öyle havamız olsun. olmadı. hocanın anlatmaya çalıştığını daha iyi anlatan öğrenci notlarımız oldu. kaset notlarımız oldu. kaset notu dediğim sistem çok güzel bir sistemdi. derste anlatılan şeyler aradaki boş muhabbetler çıkartılıp yazıya dökülüyordu. adeta dersteymişsiniz gibi dışardan rahatlıkla takip edebiliyordunuz. tıpla alakalı öğrendiğimiz şeylerin çoğunu o notlar olmasa hayatta öğrenemezdik. peki ileriki yıllarda pek saygıdeğer hikmetinden sual olunmaz değerli öğretim üyelerimiz ne yaptılar, bir eğitim gönüllüsü gibi kaset notları hazırlayan o güzel insanları açık açık tehdit ettiler. buna bir son verin dediler. derslere kimse gelmiyor dediler. oysa ben onlara neden derslere kimsenin gelmediğini söyleyeyim. kendi aralarında bir baksınlar neden bazı arkadaşlarının derslerinde amfide oturacak yer yok da kendi derslerine 10 kişi giriyor. ben ortaokul çocuğuna konu yazdırır gibi cümle yazdıran öğretim üyesi gördüm. gerçekten.

    sınıfın havalandırma sistemi çalışmıyordu. dekanlığa bildirdik fakat bize karşı tepkisiz kaldılar. en temel fizik yasasını karşımıza geçmiş hiçe sayıyorlar adeta bilimle dalga geçiyorlardı. biz neyse ama bilime yapılmış bu saygısızlık affedilemezdi. etkiye karşı tepki alamayınca ne yapsaydık yani. düşünün 300 kişi bir yerde havalandırma çalışmıyor yeterli yer yok. orada ders işlenebilir mi? mantıklı bir şey mi bu. biz de rektörlüğe dilekçe yazdık. sonrasında dekan yardımcısı gelip herkesi tehdit etti. utanmadan gelip bizi tehdit etti. böyle değişik şeyler de yaşadık. o amfide ders işlenirken yukarıdaki inşaattan(amfinin bir üst katında bir şeyler yapıyorlardı) aşağıya inşaat suyu sıvası falan aktı bildiğin tavan delindi. hiç şaşırmadık, çünkü burası gazi. gazili olmak, herkes bilir bunu, çok boktan bir ayrıcalıktır.

    en değersiz olan şeyin öğrencilik olduğu yer burası. insanların bir şeyler öğretmeye genel olarak maalesef niyetleri yok. okulda yapılacak herhangi bir şeyin örneğin bir tiyatro, film gösterimi bir toplantı falan herhangi bir şey bir afiş asmak örneğin yapılabilmesi için öğrenci temsilcisinin imzasına ihtiyaç vardı. öğrenci temsilcisi dediğim de işte kendilerine ülkücü diyenlerin güya seçimle başa getirdikleri temsilci. burada kendine ülkücü diyenlere suç bulmuyorum. başka, solcu bir okulda olsaydık da kendilerine komünist diyenler aynı şeyi yapacaklardı. buradaki sorun okul yönetiminin zihniyetinde. fakülte sekreterinin bir şeye olur vermesi yetmiyor illa öğrenci temsilcisinin de onayı alınacak. hangi yıl hatırlamıyorum seçim yapıldı. karşı adayların hepsini tehdit etti bunlar şöyle kötü yaparız böyle kötü yaparız diye kendi adaylarını seçtirdiler. kızları bile tehdit edip adaylıktan çekilmelerine sebep oldular. bu gençler işte ülkeyi kurtaracaklarını sanıyorlar.

    üçüncü yılımla ilgili kayda değer çok fazla anım yok. sene başında amfiye sığmadığımızı fark ettik. yani hep beraber girmeye çalıştık sığmadık, öyle fark ettik. çok ilginç bir şey. öğrenci sayısı belli değil mi. önceki yıldan kaç öğrenci geleceği belli. buraya sığamayacağımız aşikar ama bu konuda hiçbir şey yapılmamış. yök ile okul yönetimi arasında öğrenciler kalıyor, olan öğrencilere oluyor, öğrenciler kimsenin umurunda değil çünkü. dedim kendi kendime herhalde bu amfiye sığmayıp da ayakta kalacak öğrencilerden birisi nasıl olsa ben olacağım en başından çok fazla gitmeyim. nasıl olur da aksaraylar yapan bu ülke öğrencisini okutacak binayı bile yapamaz. bunu gerçekten anlamıyorum. bu hiç mantıklı bir şey değil. koskoca topraklarımız var. yer sıkıntı yaşadığımız anları gördükçe hakikaten hiçbir şey anlamıyorum. bu sıralarda tabi okul yönetimi rektörlükle kavgalı. akp ele geçirmeye çalışıyor işte, muhalifler duruyor. okulda iki bloğu birbirine bağlayan bir tüp geçit yapıldı. fakat tüp geçit uzun bir süre boyunca açılamadı. sebebi neydi ki? binalardan birinin kolonuna denk gelmiş. bunu başarmışlar. gerçekten böyle bir hata nasıl yapılabilir (kesin sabotaj). ilkokul seviyesindeki bir çocuğun eline bir tahta şerit versen bu iki binayı birbirine bağlayacaksın desen kolona denk getirmez. ülkemizde insanlar okudukça sapıtıyor, maalesef böyle bir yapımız var. tüp geçidin maliyeti ise 8 milyon lira. evet 8 trilyon. adamların hiçbir şeyi planlı programlı değil. bir de biz okuldayken de giderken de devam eden e blok inşaatı. hakikaten altı yılda iki katı yapamadılar ve sadece bir katına 24 milyon lira mı ne harcamışlar. bunları ben demiyorum, dekan diyor. kendinden önceki dekanı yermek için söylüyor bunları.

    normal şartlar altında seçmeli dersin anlamının eğer seçersen gideceğin ders olması gerekir. bizde ise zorunlu seçmeli diye bir kavram var. hiç seçilmeyen dersler bir anda sana kalabiliyor. sonra bir yıl boyunca yeni öğretim üyelerinin yaptığı abuk sabuk araştırmaları dinlemek zorunda kalabiliyorsun. kliniğe giriş dersleri başlamıştı ama gittiğimiz kliniklerin bir kısmında bizim geleceğimizden bile haberleri yoktu insanların. ilk o zamanlar tıp fakültelerinin eğitim için değil de öğretim üyeleri daha rahat ego tatmin etsin diye kurgulanmış yerler olduğunu anladım.

    nerede okuduklarını gerçekten merak eden arkadaşlar lütfen sırayla temel bilim profesörlerinin isimlerini pubmed vb. platformlara yazıp hangi makalelerde yer alıyorlar şimdiye kadar neler yapmışlar bir baksınlar. arada bazı çok güzel insanlar var fakat bu yazının konusu değiller. yeri gelirse onlardan da tabi ki bahsetmek isterim. bir şeyler yapmaya çalışan ama yapamayan insanlar. denemediklerinden dolayı değil engelleri aşamadıkları için yapamayanlar. yoksa şu şey tiplerden bahsetmiyorum "biz denedik olmadı, artık siz gençler bu ülkeyi düzelteceksiniz". ağzımı bozmadan güzelce cevap vermek istiyorum, çok güzel değil mi ülkenin bütün sistemlerinin içine edip de ondan sonra çıkıp o güzel rahat koltuklarından " biz ülkenin içine ettik ama yani bizim pisliğimizi de temizlemek size kaldı" demek. hayır bu pisliği bizim neslin temizlemeye niyeti falan yok, apolitik, ülkeye yararlı olmayı aklından bile geçirmeyen, günü kurtarmaya çalışan insanlar yarattınız. çünkü sizlerin çoğu şeyi günü kurtarmak için yaptığınızı gördük, bunu yaşadık. şu anda iyi yerlerde olan sizlersiniz. insan gibi oturup konuşup sorunları çözemiyorsanız neden bizden böyle şeyler bekliyorsunuz ki. (bkz: ülkeden de ülkemin insanından da umudumu kestim)

    bahsetmeyi istediğim diğer bir şey de sosyal tesis namına okulda hiçbir şey olmaması. okulun bahçesinde en çok yer kaplayan şey otopark. gazi ekolü olarak değnekçiliği her şeyden daha çok seviyoruz. bir yerlerde boşluk varsa oradan en iyi otopark yaparak yararlanılabileceğini düşünüyoruz. müzik kulübüne ait olan bina tam anlamıyla lağvedildi. sonrasında gösterilen yer ise ayakta bile eğilmeden durulabilecek bir yer değildi. aslında eğitim için bile düzgün yer tahsis edemeyen beyinlerden sosyal kulüpler için bir yer göstermesini beklemek zaten çok iyimserce olur bir gaziliye yakışmaz. ilk zamanlar sadece öğrencilere ait olan öğrenci sosyal tesisi bir kuruluşa ihale adı altında peşkeş çekildi, öğrenci tesisi kavramı ortadan kalktı. tesis dediğim de yanlış anlaşılmasın, yüzme havuzları tenis kortları falan değil bahsettiğim. 2 bilardo masası 2 masa tenisi vardı. öğrenci kütüphanesi ise çok açık ve net söylüyorum okuduğum lisenin kütüphanesi buradan daha genişti ve içinde daha fazla kitap vardı. hatta köy okulu kütüphanesi gibi bile denemez. bir bilgisayar odası var ki hiçbir zaman 5 ten fazla bilgisayarın aynı anda çalıştığını görmedim. bu bina peşkeş çekilirken sadece 3 yer yenilenmedi. kütüphane, bilgisayar odası ve öğrenci yemekhanesi. zaten 1500 öğrenci için ayrılmış bahçe alanı 300 metrekare civarındaydı, o da elimizden alındı. hastalar ve yakınlarıyla bir arada olmaya mecbur kaldık. şimdi böyle konuşunca çok elitist bir hava esiyor. halktan uzak kalmak isteme muhabbeti değil bu. olaya bizim açımızdan bakın lütfen. altı yıl okuduğunuz süre boyunca size ait bir açık alanın hiç olmadığını düşünün. orada adam anasını, bacısını, karısını kaybediyor geliyor, sen öğrencisin arkadaşlarınla şakalaşıyorsun gülüyorsun eğleniyorsun sorun çıkıyor. türlü türlü insan var gelip özellikle kavga çıkarmak isteyeni sarkıntılık yapanı var.

    yazımı çok uzatmamak adına burada sonlandırmak istiyorum. benim bir şeylerin düzeleceğine dair inancım falan kalmadı, sadece gazide değil hakikaten bu ülke adam olmaz, insanımızı eğitmek adına kayda değer bir şeyler yapmıyoruz çünkü. ben de yapmıyorum sen de yapmıyorsun, kimse yapmıyor. son olarak şunu söyleyeyim, arkadaşlar su buz gibi sakın gelmeyin, deniz kenarındaki tıp fakültelerini yazın, sonra çok dua edersiniz bana. gazi tıptaki diğer sorunlar ve öğretimdeki 4-5-6. yıllar başka bir yazının konusu olsun.

    not: alıntıdır.



    Bu başlık altında bunun gibi nicesi var:https://eksisozluk.com/gazi-universitesi-tip-fakultesi--1011586




  • quote:

    Orijinalden alıntı: asima

    9 eylül benim için zor oluyor. Urfaya gelmek istesem direk uçak yok. O yuzden izmir i direk eledim gazi ing kesin gelir ama kararsizim zaten cok zorluyorlarmis bi de ing bilmiyorum yazmam heralde.

    Akdeniz için de akdeniz yerine çukurova yazarim her turlu

    Bi de yeni tıplardan uzak.durun gençler. Butun cefasini ilk ogrenciler cekiyor yoksa medeniyeti onerirdim.

    Bi de yildirim beyazid icin kararsizim. Yani birini taniyorum okulda hoca yok dogru durust deyip harran unisine geçiş yapmiş. Tam olarak arastirmal.lazim

    Azıcık araştırın lütfen. Izmir -Urfa arası Pegasus un direkt seferleri var.

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • quote:

    Orijinalden alıntı: tomthejeer

    quote:

    Orijinalden alıntı: bongo47


    quote:

    Orijinalden alıntı: tomthejeer

    Son günlerdeki araştırmalarıma göre, Vakıf Üniversiteleri yahut çok iyi TIPlar dışında İngilizce Tıp okunmaz denildiğini gördüm.

    Özellikle konuştum Gazi'liler, İngilizce Bölümündeki hocalarını yerden yere vurdular. Türkçesine lafım yok; Dokuz Eylül'ü de, Akdeniz'i de geçeceğini düşünüyorum.

    Hocam vallahi varsa gazi hakkinda detayli bilginiz aliriz bi dal

    EKŞİ SÖZLÜKTEN:

    tanım: orta çağ tıbbının 21. yüzyıldaki temsilciliğini yapan yüksek sağlık lisesi.

    bu yazıyı tıp eğitim sistemindeki kötü giden şeyleri değiştirebileceğimi düşündüğüm için yazmıyorum, bunca yıldır içimde biriken nefreti kusmak, rahatlamak istediğim için yazıyorum sadece. çünkü en düşük bir rütbeye gelen mantıklı insan bile adeta miller deneyindeki gibi superiorunun sesine vicdanından daha fazla kulak veriyor, kul köle oluyor. egosunu doyurmak uğruna haksızlık karşısında daima susan dilsiz şeytanlık yapıyor.

    ilk yıllardan itibaren insanların hayır dememeye alıştırıldığı, düşünen insanın sürekli kafasına vurulduğu, "hadi canım, yapamazsın ki öyle şeyler, biz de gençliğimizde böyle düşünürdük sonra insan olgunlaşınca vazgeçiyor" dendiği, statükoya olan bağlılığın insanın hayata bağlılığından daha fazla değer bulduğu, en ufak bir değişimden bile vebadan korkar gibi korkulduğu, aman bizim rahatımız bozulmasın tadımız kaçmasın dendiği, yeniliğe amishler kadar kapalı olunduğu, okumanın teşvik edilmediği, kıdemlinden farklı düşünmenin en büyük hata olduğu, göz göre göre uzun zamandır yapılan yanlışların "aman hocaya bunun yanlış olduğunu nasıl söyleriz" diyerek bilerek atlandığı, eğitim hayatının uzun süre boyunca bir çift dudaktan çıkacak sözlere bağlı kaldığı, bir şeyler üretebilecek genç dimağların eski yöntemlere alışsınlar diye kütük yontar gibi vahşice yontulduğu bir sistemde zaten insan bir süre sonra gelişim falan beklemiyor. yıllar geçtikçe insan daha iyi farkediyor, burada neredeyse her şey sırf sözde yapmış olmak için bunu yaptık demek için yapılıyor. gerçekten bir bilim amacı gütmüyor.

    fakültenin ilk yılından bahsetmek istiyorum. bir anadolu şehrinden çıkıp ankaraya geldim. çok istekli geldim buraya. her şekilde çalışabilecek kadar enerjik hissediyordum kendimi. usanmadan yılmadan çalışabilecek durumdaydım. bilim hakkında eski olduğum şehirdekinden çok daha rahat bir şekilde konuşabilecektim artık. oysa buradaki insanların çoğunun bilimsellikle uzaktan yakından alakası yoktu. düşünmek insanlara zor geliyordu. çünkü hayatları boyunca düşünmeleri genel olarak bir işlerine yaramamış ve bu organları adeta körelmişti. bizimki gibi gelişmiş ülkeleri 50 yıl geriden kötü, kalitesiz bir imitasyon olarak takip etmeyi kendine şiar edinmiş ülkelerde ezberlemeyi en iyi şekilde öğrenenler üniversitelere giriş sınavlarında tabi ki ilk sıralara geliyorlardı.

    değerli arkadaşlarım, fakültede ilk öğretilen şey siz doktor olacaksınız, doktor gibi davranmak şunları gerektirir vb. şeylerdi. bazı hocalar özellikle halka yukardan bakmamızı alenen istiyorlar bunu doktorluğun barındırdığı bir özellik, hekimliğin temel bir şartı olarak görüyorlardı. etik ilkeleri anlatırken bizi akademik çocukları olarak gördüğünü söyleyen öğretim üyesinin ileriki yıllarda 3-4 saat geç kaldığı(kendisinin derse geç geldiği, gören de operasyon uzadı o yüzden geç kaldı zanneder) bir ders için bize ve asistanına söylediği sözleri kendi çocuğuna söylemiş olsaydı çocuğu evi terkederdi zannediyorum. teoride herkes iyi niyetliydi fakat pratikte iyi niyetle çok az karşılaşıyorduk.

    ilk yıla dair hatırladığım bende en çok yer eden şeyler genetik dersleriydi. zannetmeyin ki genetik dersi derken çok über şeylerden bahsediliyor. ilk girdiğim derslerin birinde öğretim üyesi evrimi zaten kabul etmediğini söylemek için aynen şu cümleyi kullandı "allah'a şükür hepimizin beyni var ehe ehe" bu kulaklar bunu duydu. sonra ilerleyen zamanlarda dedi ki "yaratıcı bir enerji üretme sistemi yaratmış, sonra da onu bütün canlılara yerleştirmiş". hayır mübarek samanyolu için belgesel çekmiyorsun ki. adam adeta diyor ki "bunca yıldır ekmeğini yiyorum ama genetik falan amaaan boşver". neden korkuyorsun diyeceğim fakat dilim varmıyor; o evrim konusu konuşulurken de amfiden baya ses gelmişti "hoca olur mu evrim mevrim bırak ya" tarzında, orada bile toplum baskısı en üst düzeydeydi aslında. bir biyokimyacı vardı ki adamın sesiyle daha rahat uyuduğum için sabah okula geliyor adamın dersinde uyuyor, sonra da evime geri dönüyordum. öztürkçeci histolog gördüm lan. adam hücreye göze diyordu. hala diyordur muhtemelen. şimdi yanlış anlaşılmasın belki hoca çok bilgili falan ama her neyse gülesim geliyor. sadece hazırladığı slaytı okuyabilen hatta okuyabilmekten bile aciz öğretim üyelerinden bahsetmeyeceğim bile çünkü bu bizim eğitim sistemimiz için çok sıradan bir şey zaten. okula alışma süresi geride kaldı ve laboratuvar dersleri başladı. insan başkentte bir tıp fakültesinin laboratuvarı deyince güzel şartlar olur diye düşünüyor ama öyle olmuyor işte. bazı şeyleri hakikaten okulu açmadan önce almışlar sanırım. belki ileride buraya bir tıp fakültesi açılır içine koyarız demişler. çok nostaljik şeyler de vardı sonuçta ortaçağ tıbbının temsilcisiyiz. iyi kötü giderken ikinci dönem anatomi dersleri başladı. 350’ye yakın mevcudumuz vardı ve iki tane kadavra vardı. şimdi arkadaşlar bana ölüsevici demesinler ama söylemeden edemeyeceğim orada yatan iki kadavra insana hiçbir şey öğretemeyen öğretim üyelerinden daha fazla şey öğrettiyse eğer bana, benim için daha değerlidir yaşayanlardan. kadavra sıkıntısının temel sebebi yaşarken fakir vatandaşını korumayı bir an bile düşünmeyen devletin vatandaşını ölünce bir anda değerli görmesiydi. adeta fight club gibi yaşarken adı olmayan insanların ölünce bir anda adı oluyor ve kimsesizler mezarlığına gömülüyordu. zira bizim kültürümüzde ölülerin gömülmesi çok önemli bir şey. geçtiğimiz on yıllar boyunca ortadan kaybolan ulaşılamayan pek çok insanın vatan topraklarında yatıyor olması bunu gösteriyor. her neyse konuyu çok dağıtmayayım. kadavra sıkıntısından herkes haberdardı ama kimse bir şey yapmıyordu. 3-5 tıp öğrencisinin anatomi öğrenmesi çok da önemli değildi. laboratuvardaki asistanlardan öğretim üyelerine kadar kimse kadavraya önem falan vermiyordu. en tanıdık cümle de kadavra parçalandığı için olmayan bir yapıyı anlatmak isteyen hocanın " hayal edin şurada şöyle bir yapı var" demesiydi. kısaca hayallerle anatomi öğrenmeye kalkıyorduk ama yavaş yavaş rüyadan uyanmaya başlamıştık. ilkokullara bile akıllı tahta kurulan ülkede üniversite amfisinde tepegözle ders anlatılıyordu. tahtayı görmek falan mümkün değildi zaten onlar ne yapsın. öğretim üyelerinin tavırları da sanki "her şeyi size hayvan gibi anlattık öyle aptalsınız ki hiçbir şeyi anlamıyorsunuz" der gibiydi.

    hiç mi iyi şeyler yoktu, tabi ki vardı. prof.dr. dural kadıoğlu örneğin. bu kıymetli insanın değeri tabi ki bu kendini bilmez, hayatı test kitaplarından ibaret sanan güruh tarafından bilinemedi. o muhteşem da vinci'ye mektup eserini okurken, ben hayran hayran izlerken sınıfta o kadar gürültü olmuştu ki hoca "sizden hekim falan olmaz, sizden hiçbir bok olmaz" deyip gitmek zorunda kalmıştı. şimdi bakıyorum da haklısınız dural hocam ama bize insanlığı öğretmeye çalışan çok fazla kişiyle karşılaşmadık. ki dural hoca dediğim insana john lennon "senin de burnun bizim gibi, sen de bizden biri olabilirdin" demiştir dural hoca liverpool’da yaşarken. böyle büyük bir insandan bahsediyorum herkes ona göre okusun. o muhteşem sözü ise hayat boyunca unutmak mümkün değil "hayatta anatomiden daha önemli şeyler vardır". orhan veli'yi en az benim kadar* seven değerli hocamı saygıyla anıyorum.

    ilk yılın sonuna geldik. bizim sistemimizde dersten kalma falan gibi olaylar yok. genel komitelerin ortalaması alınıyor ve 59.5’ten düşük ise senenin tamamını tekrar ediyorsun. herhangi bir şeyden muaf olma falan yok yani. aptal gibi davranıyorlar, sana bir yıl boyunca anlattık ama sıfırdan ileri gidemedin muamelesi yapıyorlar. bir arkadaş 0.02 gibi bir puanla altında kalmıştı 59.5'in. gidip sınav başkanı öğretim üyesiyle konuştuğumuzda yapabileceği bir şey olmadığını ne gördüyse yazdığını değiştirecek bir şeyi olmadığını isterse dava açabileceğini söylemişti. öğretmene dava mı açılır diye dava açmamışlardı. o zamanlar o kadar gururlu ve iyi niyetli olan bu arkadaşta şu an bu okul eminim ki hiçbir şey bırakmamıştır. halbuki dava açsa kesin kazanır üst sınıfa geçerdi zaten. orada kendi yakını olsaydı bu öğretim üyesi ne mi yapardı? devlet büyüklerimiz ne yapıyorsa onu yapardı herhalde*.

    iyi kötü okula alıştık derken geldik ikinci yıla. dersler birinci yılın sonuyla birlikte zorlaşmaya başlamıştı zaten. biz ise öğrenci notlarından ders çalışıyorduk. bunun temel sebebi öğretim üyelerinin sınavlarda kendi saçma anlatış tarzında sorular sormalarıydı. konunun en alakasız yerini kendisi önemsiyorsa eğer en önemli yer kendince orası olduğu için gidip oradan soru soruyordu. bu yüzden de textbooklardan çalışan arkadaşlar sürekli düşük notlar alıyordu. biz de isterdik textbooklardan çalışmayı çılgınlar gibi bir elimizde montgomery diğer elimizde lehninger falan dolaşalım öyle havamız olsun. olmadı. hocanın anlatmaya çalıştığını daha iyi anlatan öğrenci notlarımız oldu. kaset notlarımız oldu. kaset notu dediğim sistem çok güzel bir sistemdi. derste anlatılan şeyler aradaki boş muhabbetler çıkartılıp yazıya dökülüyordu. adeta dersteymişsiniz gibi dışardan rahatlıkla takip edebiliyordunuz. tıpla alakalı öğrendiğimiz şeylerin çoğunu o notlar olmasa hayatta öğrenemezdik. peki ileriki yıllarda pek saygıdeğer hikmetinden sual olunmaz değerli öğretim üyelerimiz ne yaptılar, bir eğitim gönüllüsü gibi kaset notları hazırlayan o güzel insanları açık açık tehdit ettiler. buna bir son verin dediler. derslere kimse gelmiyor dediler. oysa ben onlara neden derslere kimsenin gelmediğini söyleyeyim. kendi aralarında bir baksınlar neden bazı arkadaşlarının derslerinde amfide oturacak yer yok da kendi derslerine 10 kişi giriyor. ben ortaokul çocuğuna konu yazdırır gibi cümle yazdıran öğretim üyesi gördüm. gerçekten.

    sınıfın havalandırma sistemi çalışmıyordu. dekanlığa bildirdik fakat bize karşı tepkisiz kaldılar. en temel fizik yasasını karşımıza geçmiş hiçe sayıyorlar adeta bilimle dalga geçiyorlardı. biz neyse ama bilime yapılmış bu saygısızlık affedilemezdi. etkiye karşı tepki alamayınca ne yapsaydık yani. düşünün 300 kişi bir yerde havalandırma çalışmıyor yeterli yer yok. orada ders işlenebilir mi? mantıklı bir şey mi bu. biz de rektörlüğe dilekçe yazdık. sonrasında dekan yardımcısı gelip herkesi tehdit etti. utanmadan gelip bizi tehdit etti. böyle değişik şeyler de yaşadık. o amfide ders işlenirken yukarıdaki inşaattan(amfinin bir üst katında bir şeyler yapıyorlardı) aşağıya inşaat suyu sıvası falan aktı bildiğin tavan delindi. hiç şaşırmadık, çünkü burası gazi. gazili olmak, herkes bilir bunu, çok boktan bir ayrıcalıktır.

    en değersiz olan şeyin öğrencilik olduğu yer burası. insanların bir şeyler öğretmeye genel olarak maalesef niyetleri yok. okulda yapılacak herhangi bir şeyin örneğin bir tiyatro, film gösterimi bir toplantı falan herhangi bir şey bir afiş asmak örneğin yapılabilmesi için öğrenci temsilcisinin imzasına ihtiyaç vardı. öğrenci temsilcisi dediğim de işte kendilerine ülkücü diyenlerin güya seçimle başa getirdikleri temsilci. burada kendine ülkücü diyenlere suç bulmuyorum. başka, solcu bir okulda olsaydık da kendilerine komünist diyenler aynı şeyi yapacaklardı. buradaki sorun okul yönetiminin zihniyetinde. fakülte sekreterinin bir şeye olur vermesi yetmiyor illa öğrenci temsilcisinin de onayı alınacak. hangi yıl hatırlamıyorum seçim yapıldı. karşı adayların hepsini tehdit etti bunlar şöyle kötü yaparız böyle kötü yaparız diye kendi adaylarını seçtirdiler. kızları bile tehdit edip adaylıktan çekilmelerine sebep oldular. bu gençler işte ülkeyi kurtaracaklarını sanıyorlar.

    üçüncü yılımla ilgili kayda değer çok fazla anım yok. sene başında amfiye sığmadığımızı fark ettik. yani hep beraber girmeye çalıştık sığmadık, öyle fark ettik. çok ilginç bir şey. öğrenci sayısı belli değil mi. önceki yıldan kaç öğrenci geleceği belli. buraya sığamayacağımız aşikar ama bu konuda hiçbir şey yapılmamış. yök ile okul yönetimi arasında öğrenciler kalıyor, olan öğrencilere oluyor, öğrenciler kimsenin umurunda değil çünkü. dedim kendi kendime herhalde bu amfiye sığmayıp da ayakta kalacak öğrencilerden birisi nasıl olsa ben olacağım en başından çok fazla gitmeyim. nasıl olur da aksaraylar yapan bu ülke öğrencisini okutacak binayı bile yapamaz. bunu gerçekten anlamıyorum. bu hiç mantıklı bir şey değil. koskoca topraklarımız var. yer sıkıntı yaşadığımız anları gördükçe hakikaten hiçbir şey anlamıyorum. bu sıralarda tabi okul yönetimi rektörlükle kavgalı. akp ele geçirmeye çalışıyor işte, muhalifler duruyor. okulda iki bloğu birbirine bağlayan bir tüp geçit yapıldı. fakat tüp geçit uzun bir süre boyunca açılamadı. sebebi neydi ki? binalardan birinin kolonuna denk gelmiş. bunu başarmışlar. gerçekten böyle bir hata nasıl yapılabilir (kesin sabotaj). ilkokul seviyesindeki bir çocuğun eline bir tahta şerit versen bu iki binayı birbirine bağlayacaksın desen kolona denk getirmez. ülkemizde insanlar okudukça sapıtıyor, maalesef böyle bir yapımız var. tüp geçidin maliyeti ise 8 milyon lira. evet 8 trilyon. adamların hiçbir şeyi planlı programlı değil. bir de biz okuldayken de giderken de devam eden e blok inşaatı. hakikaten altı yılda iki katı yapamadılar ve sadece bir katına 24 milyon lira mı ne harcamışlar. bunları ben demiyorum, dekan diyor. kendinden önceki dekanı yermek için söylüyor bunları.

    normal şartlar altında seçmeli dersin anlamının eğer seçersen gideceğin ders olması gerekir. bizde ise zorunlu seçmeli diye bir kavram var. hiç seçilmeyen dersler bir anda sana kalabiliyor. sonra bir yıl boyunca yeni öğretim üyelerinin yaptığı abuk sabuk araştırmaları dinlemek zorunda kalabiliyorsun. kliniğe giriş dersleri başlamıştı ama gittiğimiz kliniklerin bir kısmında bizim geleceğimizden bile haberleri yoktu insanların. ilk o zamanlar tıp fakültelerinin eğitim için değil de öğretim üyeleri daha rahat ego tatmin etsin diye kurgulanmış yerler olduğunu anladım.

    nerede okuduklarını gerçekten merak eden arkadaşlar lütfen sırayla temel bilim profesörlerinin isimlerini pubmed vb. platformlara yazıp hangi makalelerde yer alıyorlar şimdiye kadar neler yapmışlar bir baksınlar. arada bazı çok güzel insanlar var fakat bu yazının konusu değiller. yeri gelirse onlardan da tabi ki bahsetmek isterim. bir şeyler yapmaya çalışan ama yapamayan insanlar. denemediklerinden dolayı değil engelleri aşamadıkları için yapamayanlar. yoksa şu şey tiplerden bahsetmiyorum "biz denedik olmadı, artık siz gençler bu ülkeyi düzelteceksiniz". ağzımı bozmadan güzelce cevap vermek istiyorum, çok güzel değil mi ülkenin bütün sistemlerinin içine edip de ondan sonra çıkıp o güzel rahat koltuklarından " biz ülkenin içine ettik ama yani bizim pisliğimizi de temizlemek size kaldı" demek. hayır bu pisliği bizim neslin temizlemeye niyeti falan yok, apolitik, ülkeye yararlı olmayı aklından bile geçirmeyen, günü kurtarmaya çalışan insanlar yarattınız. çünkü sizlerin çoğu şeyi günü kurtarmak için yaptığınızı gördük, bunu yaşadık. şu anda iyi yerlerde olan sizlersiniz. insan gibi oturup konuşup sorunları çözemiyorsanız neden bizden böyle şeyler bekliyorsunuz ki. (bkz: ülkeden de ülkemin insanından da umudumu kestim)

    bahsetmeyi istediğim diğer bir şey de sosyal tesis namına okulda hiçbir şey olmaması. okulun bahçesinde en çok yer kaplayan şey otopark. gazi ekolü olarak değnekçiliği her şeyden daha çok seviyoruz. bir yerlerde boşluk varsa oradan en iyi otopark yaparak yararlanılabileceğini düşünüyoruz. müzik kulübüne ait olan bina tam anlamıyla lağvedildi. sonrasında gösterilen yer ise ayakta bile eğilmeden durulabilecek bir yer değildi. aslında eğitim için bile düzgün yer tahsis edemeyen beyinlerden sosyal kulüpler için bir yer göstermesini beklemek zaten çok iyimserce olur bir gaziliye yakışmaz. ilk zamanlar sadece öğrencilere ait olan öğrenci sosyal tesisi bir kuruluşa ihale adı altında peşkeş çekildi, öğrenci tesisi kavramı ortadan kalktı. tesis dediğim de yanlış anlaşılmasın, yüzme havuzları tenis kortları falan değil bahsettiğim. 2 bilardo masası 2 masa tenisi vardı. öğrenci kütüphanesi ise çok açık ve net söylüyorum okuduğum lisenin kütüphanesi buradan daha genişti ve içinde daha fazla kitap vardı. hatta köy okulu kütüphanesi gibi bile denemez. bir bilgisayar odası var ki hiçbir zaman 5 ten fazla bilgisayarın aynı anda çalıştığını görmedim. bu bina peşkeş çekilirken sadece 3 yer yenilenmedi. kütüphane, bilgisayar odası ve öğrenci yemekhanesi. zaten 1500 öğrenci için ayrılmış bahçe alanı 300 metrekare civarındaydı, o da elimizden alındı. hastalar ve yakınlarıyla bir arada olmaya mecbur kaldık. şimdi böyle konuşunca çok elitist bir hava esiyor. halktan uzak kalmak isteme muhabbeti değil bu. olaya bizim açımızdan bakın lütfen. altı yıl okuduğunuz süre boyunca size ait bir açık alanın hiç olmadığını düşünün. orada adam anasını, bacısını, karısını kaybediyor geliyor, sen öğrencisin arkadaşlarınla şakalaşıyorsun gülüyorsun eğleniyorsun sorun çıkıyor. türlü türlü insan var gelip özellikle kavga çıkarmak isteyeni sarkıntılık yapanı var.

    yazımı çok uzatmamak adına burada sonlandırmak istiyorum. benim bir şeylerin düzeleceğine dair inancım falan kalmadı, sadece gazide değil hakikaten bu ülke adam olmaz, insanımızı eğitmek adına kayda değer bir şeyler yapmıyoruz çünkü. ben de yapmıyorum sen de yapmıyorsun, kimse yapmıyor. son olarak şunu söyleyeyim, arkadaşlar su buz gibi sakın gelmeyin, deniz kenarındaki tıp fakültelerini yazın, sonra çok dua edersiniz bana. gazi tıptaki diğer sorunlar ve öğretimdeki 4-5-6. yıllar başka bir yazının konusu olsun.

    not: alıntıdır.



    Bu başlık altında bunun gibi nicesi var:https://eksisozluk.com/gazi-universitesi-tip-fakultesi--1011586

    Adam nefretini kusmus resmen neyse laptopa gecince mutlaka okuyacagim

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >




  • Uacellat_62 kullanıcısına yanıt
    Kiş dönemi yok

    < Bu ileti mobil sürüm kullanılarak atıldı >
  • uppp!! gaziciler neredesinizzz bi ses verinn
  • 
Sayfa: önceki 23456
Sayfaya Git
Git
sonraki
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.