Şimdi Ara

SAFAHAT

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
3 Misafir - 3 Masaüstü
5 sn
2
Cevap
0
Favori
208
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
0 oy
Öne Çıkar
Sayfa: 1
Giriş
Mesaj
  • Okumayan herkese SAFAHATı tavsiye ederim.Kitabını temin edebilirsiniz.
    buradanda ara ara şiirleri yayınlayacagım,kitap alma zahmetinde bulunmayanlar,okumak isteyenler okuyabilir.

    SEYFİ BABA

    Geçen akşam eve geldim. Dediler:
    — Seyfi Baba
    Hastalanmış, yatıyormuş.
    — Nesi varmış acaba?
    — Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.
    — Keşke ben evde olaydım... Esef ettim, vah vah!
    Bir fener yok mu, verin... Nerde sopam? Kız çabuk ol...
    Gecikirsem kalırım beklemeyin... Zîrâ yol
    Hem uzun, hem de bataktır...
    — Daha a’lâ, kalınız:
    Teyzeniz geldi, bu akşam, değiliz biz yalınız.
    Sopa sağ elde, kırık camlı fener sol elde;
    Boşanan yağmur iliklerde, çamur ta belde.
    Hani, çoktan gömülen kaldırımın, hortlıyarak,
    “Gel!” diyen taşları kurtarmasa, insan batacak.
    Saksağanlar gibi sektikçe birinden birine,
    Boğuyordum müteveffâyı bütün âferine.
    Sormayın derdimi, bitmez mi o taşlar, giderek,
    Düştü artık bize göllerde pekâlâ yüzmek!
    Yakamozlar saçarak her tarafından fenerim,



    Çifte sandal, yüzüyorduk, o yüzer, ben yüzerim!
    Çok mu yüzdük, bilemem, toprağı bulduk neyse;
    Fenerim başladı etrâfını tektük hisse.
    Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun...
    Bakıyordum daha mahmurluğu üstünde onun:
    Kâh olur, kör gibi çarpar sıvasız bir duvara;
    Kâh olur, mürde şuâ’âtı düşer bir mezara;
    Kâh bir sakfı çökük hânenin altında koşar;
    Kâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar;
    Vakt olur pek sapa yerlerde, bakarsın, dolaşır;
    Sonra en korkulu eşhâsa çekinmez, sataşır;
    Gecenin sütre-i yeldâsını çekmiş, üryan,
    Sokulup bir saçağın altına gûyâ uyuyan
    Hânüman yoksulu binlerce sefîlân-ı beşer;
    Sesi dinmiş yuvalar, hâke serilmiş evler;
    Kocasından boşanan bir sürü bîçâre karı;
    O kopan râbıtanın, darmadağın, yavruları;
    Zulmetin, yer yer, içinden kabaran mezbeleler:
    Evi sırtında, sokaklarda gezen âileler!
    Gece rehzen, sabah olmaz mı bakarsın, sâil!
    Serserî, derbeder, âvâre, harâmî, kaatil...
    Böyle kaç manzara gördüyse bizim kör kandil
    Bana göstermeli bir kerre... Niçin? Belli değil!
    Ya o bîçâre de rahmet suyu nûş eyliyerek,
    Hatm-i enfâs edivermez mi hemen “cız!” diyerek?
    O zaman sâmi’anın, lâmisenin sevkıyle
    Yürüyen körlere döndüm, o ne dehşetti hele!
    Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi...
    Ne yalan söyleyeyim kalbime haşyet geldi.
    Hele yâ Rabbi şükür, karşıdan üç tâne fener
    Geçiyor... Sapmayarak doğru yürürlerse eğer,
    Giderim arkalarından... Yolu buldum zâten.
    Yolu buldum, diyorum, gelmiş iken hâlâ ben!
    İşte karşımda bizim yâr-i kadîmin yurdu.
    Bakalım var mı ışık? Yoksa muhakkak uyudu.
    Kapının orta yerinden ucu değnekli bir ip
    Sarkıtılmış olacak, bir onu bulsam da çekip
    Açıversem... İyi amma kapı zaten aralık...
    Gâlibâ bir çıkan olmuş... Neme lâzım, artık,
    Girerim ben diyerek kendimi attım içeri,
    Ayağımdan çıkarıp lâstiği geçtim ileri.
    Sağa döndüm, azıcık gitmeden üç beş basamak
    Merdiven geldi ki zorcaydı biraz tırmanmak!


    Sola döndüm, odanın eski şayak perdesini,
    Aralarken kulağım duydu fakîrin sesini:
    — Nerde kaldın? Beni hiç yoklamadın evlâdım!
    Haklısın, bende kabâhat ki haber yollamadım.
    Bilirim çoktur işin, sonra bizim yol pek uzun...
    Hele dinlen azıcık, anlaşılan yorgunsun.
    Bereket versin ateş koydu demin komşu kadın...
    Üşüyorsan eşiver mangalı, eş eş de ısın.
    Odanın loşluğu kasvet veriyor pek, baktım,
    Şu fener yansa, deyip bir kutu kibrit çaktım.
    Hele son kibriti tuttum da yakından yüzüne,
    Sürme çekmiş gibi nûr indi mumun kör gözüne!
    O zaman nîm açılıp perde-i zulmet, nâgâh,
    Gördü bir sahne-i uryân-ı sefâlet ki nigâh,
    Şâir olsam yine tasvîri olur bence muhâl:
    O perîşanlığı derpîş edemez çünkü hayâl!
    Çekerek dizlerinin üstüne bir eski aba,
    Sürünüp mangala yaklaştı bizim Seyfi Baba.
    — Ihlamur verdi demin komşu... Bulaydık şunu, bir...
    — Sen otur, ben ararım...
    — Olsa içerdik, iyidir...
    Aha buldum, aramak istemez oğlum, gitme...
    Ben de bir karnı geniş cezve geçirdim elime,
    Başladım kaynatarak vermeye fincan fincan,
    Azıcık geldi bizim ihtiyarın benzine kan.
    — Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın?
    Nezle oldun sanırım, çünkü bu kış pek salgın.
    — Mehmed Ağa’nın evi akmış. Onu aktarmak için
    Dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün.
    Ne işin var kiremitlerde a sersem desene!


    İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene.
    Hadi aktarmıyayım... Kim getirir ekmeğimi?
    Oturup kör gibi, nâmerde el açmak iyi mi?
    Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası:
    Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!
    Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz;
    Ona ancak yapacak: Beş vakit abdestle namaz.
    Hastalandım, bakacak kimseciğim yok; Osman
    Gece gündüz koşuyor iş diye, bilmem ne zaman
    Eli ekmek tutacak! İşte saat belki de üç2
    Görüyorsun daha gelmez... Yalınızlık pek güç.
    Ba’zı bir hafta geçer, uğrayan olmaz yanıma;
    Kimsesizlik bu sefer tak dedi artık canıma!
    — Seni bir terleteyim sımsıkı örtüp bu gece!
    Açılırsın, sanırım, terlemiş olsan iyice.
    İhtiyar terleyedursun gömülüp yorganına...
    Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına,
    Başladım uyku teharrîsine, lâkin ne gezer!
    Sızmışım bir aralık neyse yorulmuş da meğer.
    Ortalık açmış uyandım. Dedim, artık gideyim,
    Önce amma şu fakîr âdemi memnûn edeyim.
    Bir de baktım ki: Tek onluk bile yokmuş kesede;
    Mühürüm boynunu bükmüş duruyormuş sâde!
    O zaman koptu içimden şu tehassür ebedî:
    Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi


    okuyana şahsım adına teşekkürler eder,saygı ve sevgilerimi sunarım.







  • BİR GECE
    On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lâkin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
    Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
    Nerden görecekler? Göremezlerdi tabî’î:
    Bir kerre, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
    Bir kerre de, ma’mûre-i dünyâ, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

    Fevzâ bütün âfâkına sarmıştı zemînin,
    Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
    Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sûm,
    Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
    Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
    Âlemlere, rahmetti, evet, şer’-i mübîni,
    Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep;
    Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi.
    Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet...
    Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret




  • Yapay Zeka’dan İlgili Konular
    Alamut Kalesi Kitapları
    11 yıl önce açıldı
    namık kemal fıkraları:
    17 yıl önce açıldı
    Diriliş (Ertuğrul Gazi)
    11 yıl önce açıldı
    Daha Fazla Göster
    
Sayfa: 1

Benzer içerikler

- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.