Şimdi Ara

Dünya Petrol Krizi - Peak Oil (74. sayfa)

Daha Fazla
Bu Konudaki Kullanıcılar: Daha Az
2 Misafir - 2 Masaüstü
5 sn
3.089
Cevap
40
Favori
190.312
Tıklama
Daha Fazla
İstatistik
  • Konu İstatistikleri Yükleniyor
4 oy
Öne Çıkar
Sayfa: önceki 7273747576
Sayfaya Git
Git
sonraki
Giriş
Mesaj
  • Hocam o linklere rastlamamak mümkün değildi zaten bu konuyla ilgilenirken. wowTURKEY'deki başlığa da baktım bir süre o araştırma safhasında zaten. Yine de dikkatinden kaçmış olanlar için gayet zevkli başlık olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Özellikle konuya hakim olmayan arkadaşlar (ki o zamanlar ben de tam bir yeni yetmeydim ) için biçilmiş kaftan. Çünkü sorular çok temel düzeyde sorulmuş ve cevaplar da kafalar bulandırılmadan verilmiş.
  • quote:

    Yunanistan'da neler oluyor? Sınıf mücadelesinin sonu nereye varacak?


    Baraj çatırdıyor, sızıntı yapan delikleri kapayınca yeni delik daha büyük şekilde açılıyor, muhtemelen Yunanistan'ı da kurtaracaklar ama buna kurtarma planı falan denemez, olsa olsa bu dünya ekonomisini biraz daha yaşatma planı.. Ufak biraz matematik bilen birisi zaten Yunana yapılan yardımın büyüklüğüne bakarak bunun ölüm döşeğindeki hastaya yapılan serum olduğunu anlar.. Serumun geri dönüşü var mı, yok..

    Eskiden olsa krizler bir düzeltme aracıdır derler, kimseyi kurtarmazlardı, şimdi sistem çöküyor, onu da yavaş yavaş çökertmeye çalışıyorlar, ne kadar başarabilirlerse artık..
  • Bakın linkini verdiğiniz habere göre Yunan hükümeti olanca tepkiye karşın fakirin ciğerini söküp zengine vermekte ısrarlı. Temsili demokrasi denen tiyatronun açmazı bu. Ülke yaşanmaz hale gelse bile varlığın akış yönü değişmiyor. Yunanistan gibi asayişin ve itaatin bizdeki gibi "ne pahasına olursa olsun" sağlanmadığı, nispeten özgür ülkelerde halkın hasbelkader yaptırım gücü var. Ancak warsocialism.com sayfasındaki flash sunumlarda gayet kısa ve net izah edildiği üzere politikacılar halka değil, hakim sınıfa hizmet ediyorlar. Bu, değişmeyecek.

    Krizden etkilenmeye gelince, rakamların iyimser yorumlamak mümkün gibi görünse de durum iyi olmaktan çok uzak.http://www.ulugbay.com/blog_hikmet/?p=91 'deki yazıya göre büyüme verileri enflasyonda olduğu gibi rahatlıkla değiştirilebiliyor. Bunun yanında TCMB'nin meşhur "net hata noksan"ları da hesaba katıldığında büyük ve güçlü ülkemizin krize girmesine izin verilmiyor, uçurum kenarında tutuluyor sonucuna ulaşmak mümkün. Blogda bir yazımda belirttiğim gibi enerji kırılganlığı olarak adlandırabileceğimiz ton petrol eşdeğeri başına düşen üretim miktarımız çok düşük. Kahvehane sakinlerinin anlayacağı biçimiyle "bol bol enerji harcıyoruz ama bir * üretmiyoruz." Enerji arzının düşmesi eli kulağında, biliyoruz. O halde derim ki, Boratav olsun, Uluğbay olsun, kim ne kadar küçülme öngörüyorsa eksik öngörüyor, iyimser öngörüyor.




  • O değil de, yetişemedim hocanın konferansına, koydu bana :) Biraz erken başlamış. Artık not alan olduysa (nedense bizim bölümün böyle bir alışkanlığı yok) biraz faydalanabilirim belki.

    hazardousmen hocam bir de şöyle bir durum söz konusu senin dediklerinle yakından alakalı olarak; Yunanistan dediğimiz ülke eski doğu bloku ülkeleri gibi bir endüstriyel mirasa sahip değil. Türkiye de bu konuda Sovyetler kadar olmasa da biraz daha şanslı. Yunanistan'ın üreterek para kazanmaktan ziyade, paradan para kazanan (finans kapital) bir ülke olduğunu düşündüğümüzde tablo daha da netlik kazanıyor. 110 milyar Avro tutarında bir krediden bahsediliyor. Bunu ne ile ödeyecek bu insanlar? Cumhurbaşkanı mıydı neydi, açık açık söylüyor zaten "bundan gayrı faturayı topyekün halk ödeyecek" diye. Yani elde avuçta bir şey yok, olanlar zaten tükenmiş.

    Yunanistan'ın üzerini çiziyorlar. Peki elindeki üretim kaynaklarını sağa-sola peşkeş çeken Türkiye'nin üzerini ne zaman çizecekler? Havadan para kazanmanın sonu kabak gibi ortada...

    Bir de şu et muhabbeti var ki, insanlarımızın düşünme yetilerinden yoksun olduğunu gösteriyor adeta. Bir hükümet açık açık "üretimde sorun varsa, ithalatla çözeriz, ona göre..." diyorsa, niyetini açıkça belli etmiştir. Üretici yerine tüketiciye yardım etmek, ederken de "her yol mûbah" mantığıyla hareket etmekle bir çift çorabın daha başımıza örülmesinin önü açılmıştır sanırım.




  • Yeri gelmişken bilgilendirici bir yazı koyayım:

    http://gercegingunlugu.blogspot.com/2010/05/tembel-yunan-iscisi-efsanesi.html

    Medya her yerde aynı. Satılmış, satılmış ve satılmış.
  • Tahıl ambarımızın ne hale geldiğini de görmüş olduk böylece. Teşekkürler.
  • Bu Helen'ler çok zeki insanlar; Yunanistan'ın tarihte savaşmadan topraklarını genişleten tek ülke olduğunu okuduk. Son olaylar bir taktik mi acaba?
    Taktik olsa bile borçlarına borç katarak IMF den borç alacaklarsa komşumuza üzülmek gerek. Demek ki zeka yetmiyormuş. Osmanlı'dan bedelsiz aldıklarının, bedelini ödüyorlar; ama kime?
  • quote:

    Demek ki zeka yetmiyormuş. Osmanlı'dan bedelsiz aldıklarının, bedelini ödüyorlar; ama kime?


    güzel bir tespit, osmanlı aldığı, fethettiği veya kontrolü altında tuttuğu her karış toprağı kanla savaşarak elde etmiştir. Bundan dolayı da her toprak kontrolünü kayıp edişi ülkedeki tüm ferdlerin çok canını sıkan ve yüzyıllar boyu acısını unutmadığımız olayları içeren derin bir iz bırakmıştır. Hepimizin de kabul edeceği gibi ''para ile can ''arasında kalındığında kıyas veya tercih yapılamaz. İşte kırılma noktamız da tarihimiz incelendiğinde bu paranın egemenliğinin artması veya özünde rant diyebileceğimiz haksız kazanç
    ortaya çıktığında olmaktadır. 19 ve 20 yüzyıl paranın egemenliğinde kurulan ve yönetilen imparatorlıkların egemenliğinde sonlanmıştır. Bu yüzyılı da bir yere kadar göreceğiz. Ancak geçmişten ders almadan attığımız adımları bu sefer belki kan ile değil ama büyük bir parçalanma ve vurdumduymazlık ile geçirmeye başladık .egemenlik söz konusu olduğunda elinizde tuttuğunuz opraklar değil kontrol altında bulundurduğunuz ve refahı yayabildiğiniz toplumlar ayakta kalabilir.

    Halbuki tüketim ve para , faiz (resmi rant) öne çıkan toplumların ve bunların kültürel yapıları incelendiğinde kırılan bir vazoyu yapıştıracak tutkaldan mahrum kaldıklarını görüyoruz . Tutkal ve kalitesi çok önemlidir .Sanal gerçekliğin bir numaralı favorisi para dır . sanaldır çünkü değeri subjektiftir ancak CAN her yerde aynı değerdedir.

    Evet bu değer ile para zıt kardeşler rolünü''PARA''bir şekilde oynamaktadır ama yapılanlar asla unutulmaz ve kaybedilen canların değeri asla tespit edilemeyecektir.

    şimdi basit bir örnek veriyim. ALMANYA , İNGİLTERE ve FRANSA süt kardeşler rolünü EU çatısı altında oynamaktadırlar en azından dışarıdan böyle görünür ama PARA sanal dünyası belşki yakında açılıp genişleyecek yeni krizinden sonra bu ülkelein eski savaşta aldıkları tarafların dışında yer alacaklarını sananlar büyük bir yanılgı içinde olacaklardır.60 yıl geçmiş olabilir ancak babaları dedelerini kaybedenler paradaki rant ortadan kalkınca bir ayda belki haftada U dönüşü sert biçimde yapabilirler. İzleyin göreceksiniz. ''Tarih tekerrürden ibarettir '' sözünü kim söylemiş ise tam 12 vuran bir tespittir.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi vezir -- 8 Mayıs 2010; 21:45:49 >




  • geçen ayın gündemindeki İzlanda volkanını hemen unuttuk. Hükümet anayasa için sarf ettiği çabayı başka işler için sarf edebilse belki küçük bir umut bütün toplum için geçerli olabilir. Ama rant artık her yere sarmış ve atılan her adım ya kendini kurtarmak yada yandaş çevresini ihya etmek için atıldıkça elimizdeki şansı da boşa zaman geçirerek heba ediyoruz.Neyse ama izlanda volkan faaliyeti kısa sürede bitmeyecek ve sonuçta ekonomiyi bile etkileyecek düzeye gelmedikçe yapacak bir şey kalmıyor. Çevresel felaketler için ne yapılabilir diye düşünenler olursa , düşünmeyerek geçirdiğimiz zaman bize yarın en büyük zararı verecek hale gelecektir.
    Bu volkanı yıl sonuna kadar takip etmek gerekiyor etkileri büyük olabilir.

    http://www.icenews.is/index.php/2010/05/06/iceland-volcano-entering-new-phase/




  • quote:


    şimdi basit bir örnek veriyim. ALMANYA , İNGİLTERE ve FRANSA süt kardeşler rolünü EU çatısı altında oynamaktadırlar en azından dışarıdan böyle görünür ama PARA sanal dünyası belki yakında açılıp genişleyecek yeni krizinden sonra bu ülkelein eski savaşta aldıkları tarafların dışında yer alacaklarını sananlar büyük bir yanılgı içinde olacaklardır.60 yıl geçmiş olabilir ancak babaları dedelerini kaybedenler paradaki rant ortadan kalkınca bir ayda belki haftada U dönüşü sert biçimde yapabilirler. İzleyin göreceksiniz. ''Tarih tekerrürden ibarettir '' sözünü kim söylemiş ise tam 12 vuran bir tespittir.


    Bu önemli bir tespit.. Ben Almanya ve İngiltere'nin 60 yıl öncesine karşı bir saf değiştirdiğini düşünmüyorum.. Ama Fransa öyle değil, 50 yıl önce İngiltere'nin yanında olan Fransa şimdi Almanya'nın yanındadır stratejik olarak..

    Almanların bir isteği de İngilizleri kendi yanlarına çekmek, İngiliz tipi finans imparatorluğunu çökertip ''Roma tipi imparatorluk'' daha doğrusu uluslararası ilişkiler hocalarının deyimiyle ''güce dayalı düzen'' kurmak..

    Tabii 2. bir Hitler vakası çıkmadığı sürece..

    Bence başarılı olacaklardır..

    Ayrıca bunla ilişkili sayılabilecek bir haber.. Rusya da NATO kuvvetlerine katılacak savını kuvvetlendiren bir haber..

    http://www.hurriyet.com.tr/dunya/14669904.asp?gid=373

    NATO askerleri Kızıl Meydan'a girdi




  • Sayın hazard hocam ,

    aslında hitlerin kurmak istediği güç imparatorluğu yarım kaldı biliyorsunuz .1000 yıl hüküm sürmesi planlanıyor idi . Planların sadece rafa kaldırıldığını aklımızın bir köşesine koymak gerekiyor yani 50 -60 yıl geçmiş diye sizin de vurguladığınız gibi bazı konulardan vazgeçilmiş değildir .Belki başka bir ad altında birden fazla devletin organize edileceği bir yapı kurulması PLANIN bir parçası idi. Burada öenmli olan enerji kahynaklarının tam kontrolü ve sömürüsü dinamo olarak sistemi çalıştıracak idi. ,,

    bugun enerjinin önemi daha büyük ve herkesin algılayabileceği noktaya gelmiştir. Verimlilik de oturtulursa bundan sonraki adımda demokrasi yerine gücün hegomanyasına belki sert belki yumuşak geçiş yaşayacağız. Bu işte yasalar demokrasinin adı altında değil artık ismini şu an bilmediğimiz ama imparatorluk diyebileceğim EU yapısını andıran ama hukuk açısından kendi yasalarını koyan bir yapı olacaktır. Direnç oldukça paranın ve ekonominin baskısı yoğunlaşacak halk artık sözde bağımsızlığını SİSTEMİN BİR DİŞLİSİ gibi işleyecek şekilde sürdürecektir. Kölelik sisteminin farklı 21 yüzyıl uygulaması herhalde .Arkadaşlarımzdan daha detaylı bilgileri olan varsa bizimle paylaşsınlar dileğiyle




  • Doğu Avrupa bloğu ve Yakın Orta Asya lale devrimi(Turuncu) Kırgızistan daki son olayla artık tarihe karışmış, ABD elini buralardan çekmiş gözüküyor. Rusya Gaz kaynaklarını, ABD ise petrolü kontrol etmek üzere anlaşmış görünüyor.
    ABD orta asya enerji havzalarının akışkanlığını batıya(Kendine) çevirerek Çin e büyük darbe vurmuş ve Kaybettiği Dolar gücünü petrolle kapatmaya çalışmaktadır. Ama Çin in elinde bir sürü Dolar vardır.
    Dolayısı ile Çin, Rusya nın tekrar arka bahçesine dönmek üzeredir ; ancak bunu gözü açılmış halkına anlatması çok zor görülüyor. Kısa bir süre içinde Çin de misyoner akımları görülmesi olasıdır ve bu da ister istemez devlet eliyle olacaktır.
    Çin ise müttefik olarak Avrupa Birliği ile anlaşmak zorundadır. İran, Çin ile EU arasında kaynaştırıcı maya olabilir.
    EU Isınmak için de olsa Rusya dışında, Alternatif aramak zorunda bu sebeple Kuzey Irak tan gelen enerji akışını dışlayamaz. Bu yüzden bu bölgedeki yerel güçleri üzmemek zorunda.
    Ülkemiz ise ABD nin yanında gibi gözükmektedir. Sonuç odaklı olmalıyız ve Bölgesel güç olmak için Eskiden beri yaşadığımız tüm acıları bir kenara atmalıyız. Ülkemizde yaşanan tüm çatışmalar bölgesel yakınlaşmamızı engellemek için yapılıyor gibime geliyor
    Unutmayalım Petrol hemen yanıbaşımızda. Sözlerim yanlış anlaşılmasın ben sadece tespit yapıyorum.
    Özet olarak:
    İtilaf devletleri Çin, ve Avrupa Birliği
    İttifak devletleri ise ABD, Rusya olacak gibi.




  • quote:

    Orijinalden alıntı: hazardousmen


    Ayrıca bunla ilişkili sayılabilecek bir haber.. Rusya da NATO kuvvetlerine katılacak savını kuvvetlendiren bir haber..

    http://www.hurriyet.com.tr/dunya/14669904.asp?gid=373

    NATO askerleri Kızıl Meydan'a girdi





    Bu sabah bu geçit törenini baştan sona kadar izledim.
    Müthiş bir güç gösterisiydi.
    İlk defa Amerikan, Fransız ve İngiliz birlikleri de katıldılar.
    Bir Almanlar eksikti ama zaten Almanlara karşı kazanılmış bir zaferin kutlaması olduğundan ayıp kaçardı herhalde
    İp gibi 20'şerli sıralar halinde dalga dalga Rus birliklerinin geçişi, sonrasında dehşet silahlarla gövde gösterisi..
    En entresanı da bu kadar silah, güç gösterisinden sonra Parade bitiminde Beethoven'ın 9. Senfonisi ile final yapılmasıydı



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi ihg70 -- 8 Haziran 2010; 2:34:31 >




  • güzel bir strateji yazısı koyuyorum biraz uzun ama meraklısı için bir solukta bitecektir.


    Rus Enerji Stratejisi


    Yazıyı derleyen: İsmail Akkaya



    Türkiye’de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen süreç, aslında, Rusya’nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı, merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı, planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansımasıdır.
    Türkiye’nin “çok boyutlu” ortağı Rusya Federasyonu’nda önümüzdeki Mart ayında yapılacak başkanlık seçimleri sonrasında bir “iktidar değişikliği” yaşanması beklenmektedir.
    Bu konudaki belirsizlikler halen devam etse de, Başkan Vladimir Putin Aralık 2007 seçimlerinde milletvekili seçilerek Parlamento’ya girmiş ve Başbakanlık görevini üstlenebileceği sinyalleri vermeye başlamıştır. Bu olası yeni görevinde hangi yetkilere sahip olacağı ise halen spekülasyon konusudur.
    Birleşik Rusya Partisi’nin Sovyet dönemi Komünist Partisi benzeri bir yapıya kavuşturularak rejimin yeniden yapılandırılması ve Putin’in etkin/yetkin genel sekreter olmasından, Belarus-Rusya birleşmesi ve yeni ülke/yeni seçimler, dolayısıyla yeniden devlet başkanlığı görevine gelmesi gündeme gelen alternatifler arasında. Gelecekle ilgili bu tahminler bir kenara bırakılarak geçmişe bakıldığında vurgulanması gereken ilk nokta, Vladimir Putin yönetimindeki Rusya’nın 1999’dan günümüze hızlı bir ekonomik büyüme ve siyasi dönüşüm geçirdiğidir.
    Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında siyasi ve ekonomik krizlerle boğuşan ve ekonomik açıdan çöken Yeltsin’in Rusya’sının yerini Putin yönetiminde Paris Kulübü’ne olan dış borçlarını ödemenin ötesinde 2006 yılı sonu itibarıyla neredeyse 90 milyar dolarlık bir istikrar fonu oluşturmuş bir Rusya almıştır. Yeni güçlü Rusya’nın en azından şehirlerinde zenginliğin arttığı, halkın genelinin refah düzeyinin yükseldiği ve devlete olan bağlılığının arttığı görülmektedir.
    Diğer taraftan, bu dönüşüm ve gelişme, merkezi devletin güçlenmesi ve siyasal kontrol ve baskının gözle görülür hale gelmesiyle birlikte insan hakları ihlalleri, Batı tarzı demokrasiden uzaklaşılması, yolsuzluk ve Sovyetler Birliği dönemini anımsatan gelişmelerle birlikte değerlendirilmekte; Rusya’nın yeniden bir uluslararası tehdit kaynağı olup olmayacağı tartışmalarını gündeme getirmektedir.
    Türkiye’de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen süreç, aslında, Rusya’nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı, merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı, planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansımasıdır.
    “İdeoloji Silahı” Yerine “Enerji Silahı”
    Putin’in Şubat 2007 Münih Konferansı’ndaki konuşmasıyla görünür hale gelen ve sonrasında gittikçe yükselen, odağında Amerika Birleşik Devletleri’nin yer aldığı Batı dünyasına yönelik eleştiriler, Rusya’nın 12 Aralık 2007 itibarıyla Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması’nı (AKKA) askıya alma kararı, Karadeniz ve Hazar bağlamında özel etki alanları yaratma girişimleri ile İran ve Suriye gibi Orta Doğu ülkeleriyle farklı düzeyde yeniden kurulmaya çalışılan ilişkiler ve Kosova ve Abhazya gibi sorunlara Batı’dan farklı yaklaşımlar gibi sayısı daha da arttırılabilecek başlıklar, Rusya’nın yeniden bir uluslararası kutuplaşma yaratıp yaratmayacağı konusunu gündeme getirmiştir.
    Bu türden bir Rusya dönüşümünün odağında, yeniden kazanılan kendine güven duygusu ile büyük devlet psikolojisi yer almaktadır. Rusya’nın karar vericilerinin ellerini bu şekilde güçlendiren en temel etken, artan petrol fiyatları sonucunda elde edilen gelirlerdir.
    Farklı bir bakış açısıyla son dönemde Irak merkezli olmak üzere Orta Doğu’da yaşananlar aslında Büyük Oyun’un daha acımasız bir biçimde devam ettiği, enerji merkezli mücadelenin artan biçimde şiddetlendiğinin göstergesidir.
    Yeni oyunun aktörleri sayıca artmış olsa da oyunun alanı hâlâ aynıdır.
    Bu karamsar hava içerisinde alternatif enerji kaykaynaklarının bulunması, geliştirilmesi ve kullanılması tartışmalarıyla birlikte petrol ve doğal gazın gündemin ya da mücadelenin merkezinde yer aldığını görmekteyiz. Bu durum Rusya’yı oyunun baş aktörlerinden biri konumuna getirmiştir. Orta Doğu’ya hâkim olan kan kokulu karmaşık havanın dışında, süreçten ve artan fiyatlardan sessizce ama azami düzeyde faydalanan bir aktör olarak Rusya, geçiş dönemini atlatarak ayağa kalkma sürecini tamamlamıştır.
    Bugün, petrol ve doğalgaz ağırlıklı enerji kaynaklarının satışından sağlanan gelir Rusya’nın GSMH’sinin yüzde 25’ini, ihracat gelirlerinin ve bütçesinin de yarısını oluşturmaktadır. Bu zenginliğin yarattığı güvenin Rusya’nın dış politika yapım sürecine doğrudan etkisi vardır. Geçtiğimiz son iki yılda Ukrayna, Gürcistan Azerbaycan ve Belarus’ta yaşanan gelişmelerle dikkat çeken bu durum, Avrupa ve Türkiye’ye olan yansımalarıyla daha fazla önem kazanmıştır. Başta Avrupa Birliği olmak üzere sürekli ve güvenilir enerji kaynakları ihtiyacı ve beklentisi içinde olan aktörler, gelişmeler karşısında Rusya ile ilişkilerini gözden geçirmeye ve bu bağlamda alternatifler geliştirmeye girişmişlerdir.
    Bu noktada, merkezinde Rusya’nın yer aldığı temel dış politika tartışması, Rusya’nın sahip olduğu bu kaynakları Soğuk Savaş’ın ideolojik çekişmesi ve silahlanma yarışı yerine yeni bir silah olarak dış politikasında kullanıp kullanmadığıdır. Bu çalışmada bu hususa ve bundan türeyecek benzeri sorulara cevap aranacak, yani enerjinin Rus dış politikasındaki yeri ve dış politikada bir araç olarak kullanımı incelenecektir.
    Bu sorulara verilecek cevapların “çok boyutlu ortaklık” düzeyine ulaşan Türk-Rus ilişkilerinin geleceğine de ışık tutacağı düşünülmektedir.
    Gerçek Bir Enerji Devi
    Petrol, doğal gaz, kömür, elektrik ve diğer kaynakların tamamının toplamına dayalı enerji üretimi dikkate alındığında, Rusya Federasyonu’nun ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük enerji üreticisi olduğu görülmektedir. Dünya enerji üretiminin yaklaşık yüzde 12’si Rusya tarafından gerçekleştirmektedir.
    Genel enerji tüketiminde ise Rusya ABD ve Çin’in ardından yüzde 7’lik oran ile üçüncü sırada yer almaktadır.1 Bu genel oranlar içinde petrol ve doğalgaz özel bir yere sahiptir. Daha özelde doğalgaz, bu yazının konusu olan Rus dış politikasında enerjinin rolünü öne çıkartan ana başlık konumundadır.
    Bugün Rusya dünyanın sahip olduğu kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 6’sına sahiptir.
    Üretici olarak ise Suudi Arabistan’dan sonra dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisi konumundadır.
    Dünya petrol üretimin yaklaşık yüzde 12’sini gerçekleştiren Rusya iç tüketimde kullandığı üçte birin – ki bu Rusya’yı dünyanın 5. büyük petrol tüketicisi yapmaktadır- dışında kalan petrolü ağırlıklı olarak Avrupa Birliği ülkelerine satmaktadır.
    Doğalgaz’da ise durum daha dikkat çekicidir. Dünyanın kanıtlanmış en büyük doğalgaz rezervleri Rusya’nın elindedir. 2.000–2.300 trilyon metreküp civarındaki bu rezervler dünya toplamının yaklaşık üçte birini oluşturmaktadır. İkinci sıradaki İran’ın sahip olduğu doğalgaz Rusya’nın ancak yarısına ulaşabilmektedir. Uluslararası alanda karşı karşıya bulunduğu sıkıntılı durum İran’ı bu kaynağı etkin bir biçimde kullanabilme konusunda kısıtlarken, Rusya’yı daha da ağırlıklı bir konuma taşımaktadır.
    Dünya doğalgaz toplam üretiminin yüzde 22’si Rusya tarafından gerçekleştirilmektedir. Rusya, yüzde 16’lık tüketim oranıyla ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük tüketicisi olarak dikkat çekmektedir, ancak tüketiminden sonra elinde kalan miktarla dahi en önemli doğalgaz satıcısı konumuna gelmektedir.
    Bunun önemli bir kısmı Türkiye’nin de içerisinde yer aldığı Avrupa’ya ihraç edilmektedir.
    Bugün Avrupa petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 15’ini Rusya sağlamaktadır. Bu rakama Avrupa’nın petrol ihracatı perspektifinden bakıldığında, bu oranın yüzde 30’ları bulduğu görülmektedir. Avrupa ülkelerinin azalan petrol üretimleri dikkate alındığında Rus petrolünün önemi daha da belirginleşmektedir.
    Doğalgaz ise bu açıdan daha önemli bir kaynaktır. Avrupalı ülkelerin doğal gaz tüketiminde yüzde 25’lik oranla Rus gazı ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Avrupa–30 olarak niteleyebileceğimiz 27 AB üyesi, İsviçre, Türkiye ve Norveç’in toplam doğal gaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 70’i Rusya’dan ithal edilmektedir. Uluslararası Enerji Ajansı, 2030’larda Avrupa’nın doğal gaz talebinin iki katından fazla artacağını tahmin etmektedir.
    Rusya doğalgazı ihraç etmenin ötesinde, Gazprom eliyle ya da onun arkasında bulunduğu şirketler ve özelleştirmeler vasıtasıyla, BDT ülkelerindeki ve Avrupa’daki yerel dağıtım şirketlerini de ele geçirmeye çalışmaktadır. Böylece Rusya’nın gazın dağıtımında son noktaya kadar ulaşması ve fiyatları da kontrol etmesi mümkün olabilecektir.
    Doğal olarak, bu gazın tamamının Rusya tarafından karşılanması beklenmese de artan talebin Orta Asya ve Hazar dâhil olmak üzere Rusya bağlantılı kaynaklardan sağlanması gündeme gelmektedir. Bu aşamada, Rusya’nın bu oyunda nasıl bir vizyonla yer alacağı hususu önem kazanmaktadır.
    Akıl karıştırmaması amacıyla mümkün olduğunca sınırlı tutulan ve yüzdelerle verilen genel rakamlara bakıldığında bile anlaşılabilen nokta, Rusya’nın tam anlamıyla bir enerji devi ve ihracatçısı olduğudur.
    Kömür ve elektriğin dışında petrol ve doğalgaz, kurulan boru hatları vasıtasıyla giderek artan kullanımları nedeniyle özel bir konum kazanmaktadır.
    Bu hatların nasıl ve hangi güzergâh üzerinden inşa edileceği konusu bile günümüz uluslararası politikasının en hararetli ve dikkat çeken tartışmaları arasındadır.
    Rusya son 30 yıl boyunca petrol ve son dönemlerde de doğal gaz açısından Avrupa için her ne kadar güvenilir bir tedarikçi olmuş ise de, bu durumun önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceği merak konusudur. Avrupa açısından her geçen gün biraz daha otoriter ve anti-demokratik bir şekil alan Rus siyaset ve idaresinin güvenilirliği konusu, son dönemde transit ülkeler konumundaki Belarus ve Ukrayna bağlamındaki gelişmelerle daha da dikkat çekici bir hal almıştır. Artan fiyatlar ve bunların tüketicilere yansımaları, transit ülkeleri aradan çıkartacak Burgaz-Aleksandropulos ya da Baltık boru hattı gibi alternatif hatların inşası konusunda yaşanan sıkıntılar ise meseleye yeni boyutlar kazandırmaktadır. Meselenin anlaşılması ise Rusya’nın enerji politikasının daha kapsamlı bir çerçevede analizi ile mümkün olacaktır.
    Putin ve Enerji Politikalarında “Stratejik Derinlik” Dönemi
    Rusya’nın 2003’te son halini alan “2020’ye Kadar Rus Enerji Stratejisi” belgesinin oluşturulmasına kadarki zaman diliminde tutarlı, etkin ve dış politika aracı olarak kullanılabilecek bir enerji stratejisinin varolduğundan bahsedilemez.2 İç ve dış siyasal ortamın da bu döneme kadar bu türde bir aracın oluşmasına ve kullanılmasına pek de izin vermediği belirtilmelidir. Bu döneme kadar Rusya’da enerji politikası bir bölümü devletin dışında yer alan çeşitli aktörler tarafından belirlenmiştir.
    Merkezi bir planlama ve kontrol söz konusu olmamıştır. Bunda Sovyetler sonrası dönemin özelleştirme politikaları
    çerçevesinde petrol endüstrisinin özelleştirilerek çok başlıklı bir yapıya kavuşturulmuş olması etkendir.
    Bu bağlamda, bölgesel düzeyde belirlenen 11 ayrı şirkete devredilen yapı, merkezi hükümetin kontrolü dışında kalmıştır. Bu dönem, enerji şirketlerinin yöneticilerinin, hazineye para aktaran en önemli unsurların yöneticileri olarak hükümet düzeyinde karar alma süreçlerini etkiledikleri, hatta belirleyici oldukları bir dönemdir. Rusya içinde yaşanan kanlı mücadeleler, merkezi devletin etkinliğini kaybetmesi, Yeltsin’in iktidarını sağlamlaştıramaması bunun neden/sonuçlarıdır.3
    Bu sürecin Putin iktidarı ile değişmeye başladığı görülmektedir. Putin’in, enerjiyi dış politika aracı olarak kullanma imkân ya da becerisini elde etmek amacıyla, halen devletin elinde bulunan enerji devi Gazprom’u, yeni politika oluşturma sürecinin merkezine oturtarak, bu dağınık yapının aşılmasını hedefleyen farklı bir adım attığı görülmektedir.
    Putin’in bu yeni politikasının, aslında planlı bir bakış açısının ve bilinçli politik bir yaklaşımın sonucu olduğu söylenebilir. Putin’in, Devlet Başkanı olmadan çok daha önce, 1997’de, St. Petersburg Madencilik Enstitüsü’nde savunduğu ve başarılı bulunan doktora tezi ile 1999’da aynı Enstitü’nün dergisinde yayımladığı makalesinin konusunun, başta petrol ve doğal gaz olmak üzere doğal kaynakların Rus ekonomisinin gelişimindeki rolü olduğu akla getirildiğinde, bu durum daha da anlaşılabilir olmaktadır.4
    Putin bu çalışmasında, petrol ve doğalgaz başta olmak üzere hidrokarbon kaynakların Rusya’nın zenginleştirilmesi ve ekonomisinin ayağa kaldırılabilmesi için nasıl kullanılması gerektiğini incelemektedir. Söz konusu tezin ana fikrini, piyasa koşullarında bir takım adımlar atılarak büyük devlet yapılanmaları kurulması ve bunların hedeflerinde Rus halkının ve devletinin çıkarlarının korunmasına öncelik verilmesi oluşturmaktadır. Burada öngörülen yöntem, devletin bu sektöre geniş faaliyet alanına sahip dikey örgütlenmiş şirketler vasıtasıyla doğrudan girmesidir. Gazprom’un kuruluşuna, yapısına ve hedeflerine bakıldığında; faaliyet şekli ve politikaları akla getirildiğinde, aradaki bağlantı daha da iyi görülebilmektedir.
    Aynı dönemde çeşitli nedenlerle hızla artan enerji fiyatları, ucuz ve temiz olduğu için kullanımı yaygınlaşan doğalgaz, Putin’in attığı bu adım ile başlayan yeni sürecin başarısını mümkün kılmış ve Moskova’yı konuya daha bir dikkatle eğilmeye yönlendirmiştir.
    Putin’in Rusya’nın “oligarklarıyla” Ocak 2001’de yaptığı toplantıda “ya siyaset ya ekonomi” uyarısı sonrası açtığı ve ardından başta istihbarat birimleri olmak üzere, devlet bürokrasisinin desteğini de aldığı savaş sonucunda devletin enerji sektöründe kontrolü yeniden eline almaya başladığı görülmektedir.
    Putin’in değerlendirmesine göre, petrol ve doğal gaz özel sektöre değil devlete ait olmalıdır ve devlet de bu alanları devletin ve halkın çıkarları için işletmelidir.
    Enerji Stratejisinin Hayata Geçirilmesi
    Yukarıda bahsedilen yeni Enerji Stratejisi bu sürecin belgesi, çerçevesi ya da uygulaması olarak algılanabilir.
    Rus hükümeti yeni bir strateji girişimine Kasım 2000’de başlamıştır. Yeni strateji enerji sektörünün büyütülmesini öngörmektedir. Bu büyümede mali yönden enerjiye bağımlı Rusya’nın ihracatının yeni piyasalar bağlamında başta Asya-Pasifik ve Kuzeydoğu Asya pazarıyla büyütülmesi hedeflenmekteydi.
    Bu bağlamda, tanımlanan yeni hedefler doğrultusunda 2,5 yıllık bir süreçte şekillendirilen yeni stratejiyle, Rusya için kuzey-güney-doğu hatlarında yeni işbirliğinin çerçevesi çizilmiş ve dış politika oluşturma sürecine girişilmiştir. Burada salt AB’ye endeksli ihracat modelinden uzaklaşma amaçlanmıştır. Bu tabi ki AB’den vazgeçilmesi anlamına gelmemekte; kurulu ağlar, ticari ilişkiler ve güvenilir müşteri konumu nedeniyle vazgeçilemeyecek bir pazar olan AB kenara itilmemekteydi. AB ile var olan ilişki ve ticaretin genişletilmesi yaklaşımı doğrultusunda, bir yandan yeni nakil hatları oluşturulurken, öte yandan da kalıcı işbirliği için AB’nin yeni enerji politikası oluşturma süreciyle uyumlu görüşmelere girişilmiştir.
    Bu türden bir AB stratejisinin oluşturulması gerekliliğinin yanı sıra, AB ülkelerinin Rusya’yı güvenilir ve sürekli bir ortak olup olmadığını tartışmaya açmasının yarattığı tutarlı ve etraflı bir politika geliştirme zorunluluğu, karşı tarafta yer alan Rusya’yı da sadece AB’ye bağımlı bir politik/ekonomik yaklaşımın dışına çıkmaya zorlamıştır.5
    2020’de Asya petrolünün yaklaşık üçte birini sağlamayı hedefleyen Rusya’nın, yeni alanlar açmadan bunu başarması pek de mümkün gözükmemektedir.
    Bu farkın ya da artan ihtiyacın nasıl ve nereden sağlanacağı sorusu petrol ve gazın Rus dış politikasının geleceğini nasıl belirleyebileceğine ilişkin ciddi soruları akla getirmektedir.
    Güney hattında Türkiye ile sorunlu hususlar bir kenara bırakılarak, Mavi Akım merkezli yeni ve alternatif hatlarla Orta Doğu ve İsrail pazarına girmeyi hedefleyen çok boyutlu bir ortaklık projesi uygulamaya konulmuştur. Hindistan, Çin ve Japonya Doğuya doğru büyüyen ve umut vadeden pazarlar olarak tanımlanmıştır. Çin’le hızla işbirliğine gidilerek 30 milyon ton kapasiteli yeni bir boru hattı inşa edilmesini öngören bir anlaşma imzalanmıştır. Bu hattın 2030’da 700 milyon ton petrol taşıyabilecek bir kapasiteye ulaştırılması hedeflenmiştir.6
    Rusya açısından Şanghay İşbirliği Örgütü’nün ve başta Türkmenistan olmak üzere Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin öneminin artması da bu bağlamda değerlendirilebilir.
    Eş zamanlı olarak 2003 yılının başından itibaren Japonya ile de işbirliği görüşmelerine başlanmıştır. Ocak 2003 Rus-Japon Eylem Planı’nın merkezine de enerji merkezli işbirliği oturtulmuş ve bir boru hattı inşası, ayrıca, gerekirse Çin hattının büyütülerek genişletilmesi konuları gündeme gelgelmiştir.
    Güney Kore ve Moğolistan ile işbirliği başlatılması ve buna bir de Amerikan pazarına ulaşılması amacıyla Moskova ile Vaşington arasında yeni bir enerji diyalogunun gündeme gelmesi eklendiğinde, yeni Rus politikasında enerji konusunun merkeze oturduğu birçok-boyutluluk gözlenmektedir.
    Bu noktada belirtilmesi gereken husus, Türkiye’de Rusya ile özel yakınlaşma olarak görülen sürecin, aslında, Rusya’nın bilinçli bir tercihle dört bir tarafında yer alan komşularıyla geliştirmeye çalıştığı, merkezinde enerji ve ticaretin yer aldığı, planlı ve eşgüdümlü yeni bir dış politik tercihin yansıması olduğudur. Bu çerçevede, başta doğal gaz olmak üzere enerji kaynakları, işbirliği olanağı tanıyan bir kaynak olmaktan çıkarak adım adım bir dış politika aracına dönüşmektedir.
    Devletin kontrolünün yüksek düzeyde olduğu doğalgaz ve elektrik en önemli araçlar olarak öne çıkmaktadır. Gerek eski Sovyet cumhuriyetlerinin (ya da BDT ülkelerinin) bu kaynaklara olan bağımlılıkları, gerekse Avrupa ülkelerinin artan petrol ve doğalgaz talepleri ile Hindistan, Çin ve Japonya gibi yeni taliplerin ortaya çıkması, bu kaynakların birer dış politika aracına ya da dış politika silahına dönüşmesine katkı sağlamaktadır.
    Bu durumda, Rusya’nın da yeni ticari/politik tercihler geliştirerek günümüze kadar siyasal etkinlik amacıyla ve Sovyet döneminin politik mirasının gereği olarak uyguladığı fiyatlama politikasını revize etmesi, bu ülkenin, enerji kaynaklarını yeni bir dış politika silahı olarak gördüğü tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Hele bu fiyatlamanın ekonomik mantığı açıklanırken, aynı bölgede yer alan Ermenistan ve Gürcistan gibi aktörlere farklı politikalar
    uygulanması ve Rusya’nın bu politika farklılığını açıkla(ya)maması Rus politikalarına yönelik genel kuşkuyu beslemektedir.
    Bilindiği üzere Rusya, daha önceki dönemde, gerek iç tüketimde gerekse eski Sovyet coğrafyasında insani gereklilik ve siyasal etkinlik çerçevesinde, doğal gaz ve petrolü piyasada oluşan fiyatlardan bağımsız bir biçimde ve büyük oranda sübvanse ederek sağlamaktaydı. Doğal gaz ve petrol talebinin artması, sağladığı ekonomik gelir ve oluşan yeni siyasi hedefler, Rusya’yı farklı bir yöne itmiştir. Rusya, hem kendi iç pazarını koruyarak ucuz petrol arzı sağlamak hem de liberal ekonomik dünyanın bir parçası olmak amacıyla gelirlerini arttırmak adına yeni bir fiyatlama politikasına gitmiştir.
    Öngörülen hedef, BDT’ye sağlanan petrol ve gazın fiyatlarının 2011’de Avrupa’ya satılanla eşitlenmesiydi. Bu türde bir fiyatlama mali/teknik altyapının yenilenmesi ve üretim ile tüketimin sürdürebilirliğinin sağlanması açısından bir zorunluluk ve gerçekçi bir politika gibi görülse de, bunun doğrudan sonuçları bir anda bağımsızlıklarını sağlamlaştırarak Rusya’dan uzaklaşmaya ve Batı dünyasıyla yeni ilişkiler kurmaya çalışan eski Sovyet ülkelerine yansıyıverdi.
    Yeni strateji çerçevesinde, bu ülkelere sağlanan petrol ve gazın fiyatları aşamalı olarak uluslararası seviyeye çekildi ve kıyamet bundan sonra koptu. Bu gelişme Rusya ile sorunlu ilişkileri olan eski Sovyet cumhuriyetlerince dünyaya Rusya’nın eski düzeni korumak adına elindeki enerji kaynaklarını birer dış politika aracı olarak kullanmaya başladığı şeklinde yansıtılmıştır.
    Rusya ile sorunlu ilişkileri bulunan eski Sovyet cumhuriyetlerince bu gelişme, Rusya’nın eski düzeni korumak adına bu kaynakları bir dış politika aracı olarak kullanmaya başladığı şeklinde uluslararası arenaya yansıtılmıştır.
    Bu cumhuriyetlerin uyarısı ise “bizim üzerimizden oynanan bu oyuna son vermezseniz sıra size de gelecek” şeklindeydi.
    Bu durumun, özellikle Avrupalı alıcılar tarafından tepki ve korkuyla izlendiği özellikle belirtilmelidir.
    Bu bağlamda, gelişmelere bakarak Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasında enerji kaynaklarını uzun soluklu bir silah olarak kullanmaya başladığı söylenebilir.
    Bu uygulamaya konu olan ilk ülke Belarus’tur.
    Belarus’la iki devletli özel bir birlik kurulması hedefi çerçevesinde petrol ve doğalgaz önemli iki silah olarak kullanılmıştır. Belarus-Rusya arasında geçtiğimiz 2006 yılının son günlerinde yaşanan ve son anda aşılan doğalgaz krizine 2007’de eklenen petrol krizi Rusya’nın enerji kaynaklarını nasıl gördüğünün ve kullandığının en somut yansıması olarak değerlendirilebilir.
    Almanya, Polonya, Macaristan, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’ni bir anda stratejik petrol rezervlerine başvurma durumuyla karşı karşıya bırakan bu yaklaşım, gerek Rusya’nın gerek eski Sovyet coğrafyasının gelecekte Avrupalılara enerji dar boğazları yaratabileceği korkusunu akıllara getirmiştir.
    Sorun her ne kadar kısa sürede çözüme kavuşturulmuş ise de Rusya’nın Gürcistan’a karşı takındığı tavır da korkuları tekrar canlandırmıştır.
    Belarus, Gürcistan ve Ukrayna bağlamında gözlenen söz konusu gelişmeler, örnek olaylar olarak sıklıkla incelenmektedir. Rusya’nın takındığı tavır ticari olarak mantıklı ve doğru gözükse de, sürecin işletilmesine bakıldığında, Rusya’nın bu tarzını dış politik kararlarıyla eşgüdümlü yürüttüğü ve en azından diş geçirebildiği ülkelere, enerjiyi bir silah olarak kullanarak yaklaştığı görülmektedir.
    Azerbaycan ve Gürcistan’a karşılık Ermenistan’a tanınan ayrıcalıklar, bu yaklaşımın Kafkasya’daki yansıması ya da kanıtı olarak görülebilir.
    Diğer taraftan, Rusya doğalgazı ihraç etmenin ötesinde, ister doğrudan Gazprom eliyle isterse Gazprom’un arkasında bulunduğu şirketler ve özelleştirmeler vasıtasıyla, BDT ülkelerindeki ve Avrupa’daki yerel dağıtım şirketlerini de ele geçirmeye çalışmaktadır.7
    Bunun bizi ilgilendiren yönü Gazprom’un Türkiye içinde edindiği/edinmeye çalıştığı konumdur. Rusya elde ettiği kontrat devirleriyle günümüzde Türkiye’ye yılda 4 milyar metreküp doğalgazı doğrudan satmaktadır ve piyasanın yaklaşık yüzde 11’ine sahiptir. Gazprom Şubat ayında yapılacak Ankara ve İstanbul gaz dağıtım ihalelerinde de avantajlı konumdadır. Gazprom’un bu ihaleleri alması durumunda Türkiye’nin doğalgaz dağıtım piyasasının yüzde 30’unu kontrol eder hale geleceği belirtilmektedir.
    Bu durum, Rusya’nın gazın dağıtımında son noktaya kadar ulaşarak gaz fiyatlarını kontrolü altında tutmaya çalışmasının bir yansımasıdır.
    Böylece, Orta Asya veya benzeri alternatif kaynakları kısıtlama, hem alıcı hem satıcı hem de dağıtıcı olarak piyasaya tam hâkim olma çabaları da sürdürülmektedir. Rusya’nın Türkmenistan gibi kaynak sağlayıcı ülkelerin ürettiği gazı ve diğer kaynakları alarak kendi sistemine sokup yeniden fiyatlandırarak satma politikası bunun doğrudan yansımasıdır.8
    Bu gibi kaynak ülkelerin, Rusya dışındaki üçüncü ülkelerle ilişkiler kurmaları ve alternatif sözleşmeler yapmalarının önüne geçilmesi çabaları da bunun bir soncudur. Bu ise enerji merkezli bir dış politika oluşturulmasına ve uygulanmasına yol açmaktadır.
    Son olarak, Rusya’nın 2020 enerji Stratejisi’nde öngörülen petrol ve gaz üretim hedeflerine bakıldığında, durumun hassasiyeti daha dikkat çekici bir hal almaktadır. Petrol örneğinden ilerlendiğinde, Rusya’nın önümüzdeki 30 yıl içinde petrol üretimini yıllık 490–520 milyon ton olarak öngördüğü görülmektedir. Bunun 200–215 milyon tonu iç tüketime gidecektir. 100–105 milyon tonun ise Asya-Pasifik bölgesine satılması planlanmaktadır. Geriye yaklaşık 200 milyon ton petrol kalmaktadır. Bunun 30–35 milyon tonunun BDT ülkelerine ayrılan kaynak olduğu düşünülürse, geriye kalan 160–170 milyon tonun 2001’de Avrupa’ya satılan 181 milyon tondan daha az olduğu görülmektedir.
    Bu farkın ya da artan ihtiyacın nasıl ve nereden sağlanacağı sorusu petrol ve gazın Rus dış politikasının geleceğini nasıl belirleyebileceğine ilişkin ciddi soruları akla getirmektedir.
    Bu dönemde, alternatif enerji kaynakları vasıtasıyla Rus petrolüne olan bağımlılığın azalacağı ileri sürülebilirse de konunun hassasiyetle değerlendirilmesi gerekmektedir.
    Sonuç
    Bu noktada tartışılması gereken husus, Rusya’nın başta Doğu Sibirya ve Uzak Asya’daki yeni üretim sahalarını tek başına üretime açıp açamayacağı meselesidir. 2020’de Asya petrolünün yaklaşık üçte birini sağlamayı hedefleyen Rusya’nın, yeni alanlar açmadan bunu başarması pek de mümkün gözükmemektedir.
    Yeni alanların geliştirilmesi ise finansman sorunları nedeniyle Rusya’nın tek başına üstesinden gelebileceği bir konu gibi gözükmemektedir.
    Belirtilen alanların gerek iklim gerek doğa koşulları nedeniyle zor alanlar olmaları ve ileri teknoloji gerektirmeleri, Rusya’nın elini zorlaştıran ve Batılı şirketlerle işbirliğine zorlayan temel faktörlerdir.
    Diğer taraftan, bu kaynakların üretim sonrası pazarlara taşınması ve bunları alacak aktörlerle uzun süreli sözleşmeler yapılması zorunluluğu, sorunun çözümünün zamana yayılmasını gerektirmektedir.
    Her şeye rağmen, Rusya’nın bu kaynaklara sahip olan ülke olduğu gerçeği, Rusya’yı ayrıcalıklı bir konuma taşıyarak enerji başlığını Rus dış politikasının temel unsurlarından biri haline getirmektedir.

    Doç. Dr. Mitat ÇELİKPALA
    TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü
    mitat@etu.edu.tr
    www.asam.org.tr ‘den alınmıştır.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi vezir -- 10 Mayıs 2010; 12:01:13 >




  • quote:


    aslında hitlerin kurmak istediği güç imparatorluğu yarım kaldı biliyorsunuz .1000 yıl hüküm sürmesi planlanıyor idi . Planların sadece rafa kaldırıldığını aklımızın bir köşesine koymak gerekiyor yani 50 -60 yıl geçmiş diye sizin de vurguladığınız gibi bazı konulardan vazgeçilmiş değildir .Belki başka bir ad altında birden fazla devletin organize edileceği bir yapı kurulması PLANIN bir parçası idi. Burada öenmli olan enerji kahynaklarının tam kontrolü ve sömürüsü dinamo olarak sistemi çalıştıracak idi. ,,


    Hitler ''ari Alman ırkı üstündür, geri kalanlar da onun kölesidir'' diyerek bütün dünyayı dize getirmeye çalıştı da ondan işlemedi, yenildiler..

    Almanlar ise bugün, ''Almanlar ile beraber, Fransızlar ve Ruslar, bütün dünyayı kontrol etmelidir'' diyorlar ve şimdilik bunu da başarıyorlar. Fransızlar ve Ruslar da bunu kendi dillerinde söylüyor, yani 3lü bir ittifak söz konusu..

    Buna eğer her 2 dünya savaşında olduğu gibi İngiltere de karşı çıkmazsa plan önümüzdeki yılların planı olucak..

    ABD'nin ise Almanya-Fransa-Rusya tarafında olduğunu düşünüyorum.. Zaten bu 4ünü saydık mı iş bitti demek..

    quote:

    İtilaf devletleri Çin, ve Avrupa Birliği
    İttifak devletleri ise ABD, Rusya olacak gibi.


    Benim düşünceme göre AB ve ABD'yi karşı kutuplara koymak yanlış.. AB içinde İngiltere,Fransa ve Almanya var etkili olan, kimileri buna Almanya-Fransa da diyor ama, 3 ülkeyi de sayalım... ABD içinde de etkili olan Almanya-Fransa ve İngiltere var.. Çünkü ABD bu 3 ülke etkileşimiyle kurulmuştur, yani ABD farklı kızılderili ırklardan ya da dünyanın başka yerinden gelen ırklardan oluşup kurulmuş bir ülke değil..

    Bir benzetme yapmak gerekirse bu KKTC ile Türkiye'yi çıkacak savaşta ayrı kamplarda göstermek gibi bir durum.. Bu tarihsel gerçeklikten ötürü, ABDyi AB karşısında değil de, olursa Almanya , Fransa ya da İngiltere karşısında göstermek en doğrusu.. Çünkü bağımsızlık savaşını İngiltereye karşı yaptılar, 1 ve 2. dünya savaşında ise Almanyaya karşı yaptılar..

    quote:


    Bir Almanlar eksikti ama zaten Almanlara karşı kazanılmış bir zaferin kutlaması olduğundan ayıp kaçardı herhalde


    Evet Alman askerlerin olması garip kaçardı, ama Merkel de oradaydı, yani bu da Almanlarla Rusların ortak paydada buluştuklarının işaretidir bana göre.. 50 sene önceki ırka dayalı sömürge kurmak isteyen Almanlar ile bugünkü Alman yönetimi çok farklı çünkü, onlar da bunu gösteriyorlar..

    Asıl sorulması gereken bu güç gösterisi sırasında Çin ne alemdeydi.. Herkes Rusya-Çin-Hindistan-Brezilya hayalleri kurarken bir bakmışız Rusya da NATO üyesi oluvermiş..




  • Alıntı: @vezir:
    Yeni alanların geliştirilmesi ise finansman sorunları nedeniyle Rusya’nın tek başına üstesinden gelebileceği bir konu gibi gözükmemektedir.
    Belirtilen alanların gerek iklim gerek doğa koşulları nedeniyle zor alanlar olmaları ve ileri teknoloji gerektirmeleri, Rusya’nın elini zorlaştıran ve Batılı şirketlerle işbirliğine zorlayan temel faktörlerdir.


    Rusya bu yatırımlarnı ve sermayesini Çin den alabilir. Çin in bu konudaki tutumunu daha çok Latin- Amerika Ülkelerine karşı aldığı pozisyonu belirleyecektir.
    Latin-Amerika ülkelerinin, Tayvan a karşı olumlu tutumu Çin i rahatsız etmektedir. Ancak Latin Ülkeleri; “ Para kimde ise kız ondadır” psikolojisine sahiptir ve Çin in 2008 li yıllardaki Latin Amerika çıkarması ile Tayvan çöpe atılmaktadır. Yakında Tayvan, Çin ile kucak kucağa kalabilir. Rusya, ABD aracılığı(yakın zaman kardeşliği) ile Tayvan kozunu kullanırsa ve elini kısa vadede Latin Amerika Ülkeleri nden çekerse:
    1.ABD kendi arka bahçesindeki “Çin ve Rusya” sıkıntısını yarıya indirmiş olur.
    2.Tayvan , Çin in kucağına değilde ABD ye yönelmiş olur.
    3.Rusya, ABD ile ÇİN arasında Tayvan konusunda aracılık yapmaya başlar.
    Ek olarak: The Pasific Filmi ile ABD, bölgeyle kan bağı olduğunu tüm dünyaya hatırlatmaya çalışmaktadır.
    Son birkaç yıldır Çin Yaklaşık 600 milyar dolarını iç piyasasına aktarmıştır. Ve IMF ye destek sözü vermiştir. Rusya nın yapması gereken IMF desteğini kendine çekmektir. Bunu Tayvan kozu ile kullanması olasıdır...




  • amerikanın taiwan politikasını anlamak o kadar da kolay değil bence zaten yazılar da böyle söylüyor bir bakalım

    Tayvan Parametresi: Obama Hükümeti’nin İkili Çin Politikası

    http://www.sde.org.tr/tr/haberler/617/tayvan-parametresi-obama-hukumetinin-ikili-cin-politikasi.aspx
  • quote:

    Orijinalden alıntı: jay jay justified
    Bir hükümet açık açık "üretimde sorun varsa, ithalatla çözeriz, ona göre..." diyorsa, niyetini açıkça belli etmiştir.

    80'lerin tombulu "Türkiye artık tarım ülkesi değil, sanayi ülkesi olacaktır" dediğinde niyeti yeterince belliydi. Ama moron kitleler anlamadı. Hala daha anlamıyorlar. Sanırım hiç bir zaman anlamayacaklar.

    hazard;
    Rusya'nın NATO'ya katılması sizce ne anlama geliyor? NATO'nun günümüzdeki işlevi nedir? Pakt kime karşıdır?

    Ha, unutmadan;
    http://www.upi.com/Science_News/Resource-Wars/2010/05/05/Leaked-tapes-reveal-leaders-climate-fight/UPI-40441273090453/
    Basına sızan kayıt liderlerin iklim kavgasını ortaya çıkardı. Çin temsilcisi arada "iklimi gelişmiş ülkeler değiştirdi, bedelini niye biz ödeyelim" diyor. Salım azaltım yüzdelerinden pazarlık edilirken bunun aslında iklim değişikliği filan değil, kalan fosil yakıtın paylaşımı kavgası olduğunu anlamamak hakikaten çok zor. Şapşal Greenpeace tayfası 2 tonluk 4x4'lere binen, 1000 metrekarelik evlerde oturan şarkıcılara kampanya yaptıradursun, kafamıza petrol savaşının bombaları düşmeye başlayınca Kopanhag'ın ne olduğunu anlayacaklardır herhalde.



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi nlty2000 -- 12 Mayıs 2010; 11:14:35 >




  • quote:

    hazard;
    Rusya'nın NATO'ya katılması sizce ne anlama geliyor? NATO'nun günümüzdeki işlevi nedir? Pakt kime karşıdır?


    Rusya'nın NATO ile işbirliği, özellikle Çin-Hindistan ve diğer enerji talebi olabilecek gelişememiş ülkelere karşıdır.. NATO nun bugünkü işlevi ise, petrol ve doğalgaz kaynaklarının kime ne kadar gideceğinin planını ve yönetimini yapan bir kuruluş görünümünde.. Tabii Alman-ABD-İngiliz-Fransız ve dahil olunca da Rusya önderliğinde.. Yani yeni dünya düzeninin sopası..

    Rusya'nın Çin ile işbirliğine gideceğini düşünenler ise bence yanılıyor, kısa vadede Çin ile Rusya işbirliği mantıklı görünür ama 2030 yıllarında eğer bugünkü Çin büyümesi sürerse Çin'le paylaşılan enerji kaynakları da yetmeyecek ve uzun vadede Çin, Rusyaya düşman olabilir, üstelik dip dibeler ve Rusya enerji kaynakları bakımından zengin..

    Oysa enerjiye doymuş bir Avrupa'nın yanında olmak Ruslar için uzun vadede daha iyi bir seçim.. Uzun vadede ülkeleri karşı karşıya getirmiyor.. Tabii ki Ruslar da onu seçicekler..

    quote:

    Basına sızan kayıt liderlerin iklim kavgasını ortaya çıkardı. Çin temsilcisi arada "iklimi gelişmiş ülkeler değiştirdi, bedelini niye biz ödeyelim" diyor. Salım azaltım yüzdelerinden pazarlık edilirken bunun aslında iklim değişikliği filan değil, kalan fosil yakıtın paylaşımı kavgası olduğunu anlamamak hakikaten çok zor. Şapşal Greenpeace tayfası 2 tonluk 4x4'lere binen, 1000 metrekarelik evlerde oturan şarkıcılara kampanya yaptıradursun, kafamıza petrol savaşının bombaları düşmeye başlayınca Kopanhag'ın ne olduğunu anlayacaklardır herhalde.




    Bu elbette bariz ''kota savaşı''

    Ama bunu çevreci(!) liderler ''küresel ısınma'' yı düşünerek yapıyor zannedenler var ya işte ben de onlara çok gülüyorum.. Yahu, düşünselerdi, 50 senedir düşünürlerdi, neden şimdi diye bir sor.. Üstelik ben Greenpeace toplantısına gidip, burada Boğaziçili bir öğretim üyesi ile fikir alışverişinde bulunmuştum, kendisi Exxon'da da çalışmış bir beyefendi, ama ''peak oil'' diye bir şeyin asla söz konusu olmadığını söylemişti.. Her yerde petrol varmış ve arzın azalması söz konusu değilmiş..



    < Bu mesaj bu kişi tarafından değiştirildi hazardousmen -- 12 Mayıs 2010; 12:54:38 >




  • 
Sayfa: önceki 7273747576
Sayfaya Git
Git
sonraki
- x
Bildirim
mesajınız kopyalandı (ctrl+v) yapıştırmak istediğiniz yere yapıştırabilirsiniz.